10 Ekim 2006
Aynı Irmakta Yıkanma Takıntısı ve Huzuru...
Baba: Bak ne diyeceğim, bir araba alalım sana… Nissan Micra’lar çok uygun bu aralar.
Oğul: Nereden çıktı bu? Hem param da yok benim.
Baba: Krediyle alırsın, 24 ay taksitle rahat rahat ödersin hem. Ben de yardım ederim gerekirse.
Oğul: Sıfır mı alacağım yani?
Baba: Tabii, dizelleri de çıkmış, çok rahat edersin, masrafsız olur ayrıca.
Oğul: İyi de param yok ki, hep birilerinde “borç” halinde param.
Baba: Daha iyi ya, bu bahaneyle paranı da toplarsın elalemden.
Oğul: İyi de ne yapacağım arabayı? Taksiye biniyorum zaten gerekince.
Baba: Açılırsın biraz, çok kapalı bir hayatın var, istemiyorum ben böyle olmalı, üzülüyorum valla. Çok rahat edeceksin.
Oğul: Açılır mıyım? Ne diye açılayım, hem nereye açılıyorum?
Baba: Araban olursa gezersin, durmazsın yerinde, gençsin, canın isterse her akşam bir yere de gidecek olursun, yeri gelir anneni götürürsün bir yerlere.
Oğul: Onu sen götürüyorsun zaten, hem ne diye açılayım, ben gayet mutluyum kapalı olmaktan, gezmek tozmak bana göre değil. Otuz üç yıldır oğlunum baba, hala tanıyamadın mı beni…
Ruhu’l Kuds: Çocuğun evi var, bir de arabası olursa bırakmaz artık kızlar peşini, boşver ya, ister alır ister almaz.
Baba: İyi de koca adam oldu, arabasızlık nereye kadar?
Oğul: Babacım ancak evlenecek olursam alırım bir araba kendime.
Baba: İyi işte, araban olursa evlenirsin, böyle bekâr da kalınmaz.
Oğul: Babaların babası evlenmek istemiyorum ki. Yanlış anladın sen beni, evlenmek isteyip de arabasız olduğum için yalnız kalmıyorum ben.
Baba: Araban olsun bak hemen evleneceksin.
Oğul: Nasıl saptırdın konuyu birden, evlenmeyeceğim, eğer bir gün başıma gelirse bu lanet, o zaman araba almayı da düşünürüm.
Baba: Ya tamam ama sana bir Nissan Micra alalım bence, tam zamanı, 2007 model, dizel, otomatik vites.
Ruhu’l Kuds: Ya gidin mutfakta konuşun ya da burada durup susun anlamıyorum filmden hiçbir şey.
Baba: Arabası olsa fena mı olur allahaşkına?
Oğul: Babacım ilgilenmiyorum, araba ihtiyaç değil benim için, düşünmüyorum şu sıralar araba almayı.
Ruhu’l Kuds: Ben mutfağa gidiyorum çekemem sizi valla, gelmeyin arkamdan.
Baba: Öyle olsun…
Bu trilog bana bütün gece bir şey anımsatıp durdu, zaten tuhaf ve bıkkınlık yaratan bir serbest çağrışım dünyam var… En sonunda anımsadım ve aşağıya da döküyorum bu garip “de ja vu halime sebep olan metni. Alıntı Arnold J. Toynbee’nin kaleme aldığı nefis “Medeniyet Yargılanıyor” (Civilization On Trial) isimli eserden, ve bu kitabın en önemli, etkili ve herkesin mutlak surette okuması gereken İslam, Batı ve Gelecek başlıklı kısa risalesinden:
(...)
Bu anlayış, 1920’lerde San’a imamı Seyyit Yahya ile bir İngiliz elçisi arasında geçen konuşmada daha iyi görülüyor. Elçinin görevi San’alıların Birinci Dünya Savaşında işgal ettikleri ve bir daha boşaltamadıkları İngilizlerin himayesinde bulunan toprakları savaşmadan geri vermesi için İmam’ı kandırmaktı. Görevini başaramayacağına iyice inandıktan sonra, İngiliz elçisi İmam’la yaptığı son konuşmaya ayrı bir hava vermek için İmam’ın yeni model ordusunun askeri görünüşünü övdü. İmam’ın iltifattan hoşlandığını görünce devam etti:
“Zannederim ki artık diğer Batı kurumlarını da kabul edebilirsiniz?"
İmam gülerek, “Zannetmem” dedi.
“Gerçekten mi? Bu beni ilgilendiriyor. Nedenlerini öğrenebilir miyim acaba?”
İmam, “Diğer Batı kurumlarından hoşlanmam gerektiğini sanmıyorum” dedi.
“Öyle mi? Ne gibi kurumlar mesela?”
İmam, “Parlamentolar” diye cevap verdi. “Ben kendim yönetmek istiyorum. Parlamentoyu sıkıcı bulabilirim.”
Elçi “Neden?” diyerek ileri atıldı. “Sorumlu, parlamentoya dayalı temsili bir hükümetin Batı Mdeniyetinin zaruri parçalarından biris olmadığına size söz verebilirim. İtalya’ya bakın, parlamenter sistemi terk ettikleri halde Batı’nın güçlü devletlerinden.”
İmam bu sefer “güzel ama sizin içkiniz var” dedi. “Şu anda hemen hemen hiç bilinmeyen içkinin ülkeme sokulmasını istemiyorum. “
Elçi “Gayet tabii” dedi, “Fakat sorun o ise, size içkinin Batı Medeniyetinin zaruri bir parçası olmadığına söz verebilirim. Amerika’ya bakın, içkiyi terk ettikleri halde Batı’nın güçlü devletlerinden.”
İmam konuşmanın bittiğini imâ eden bir gülümsemeyle, “ne olursa olsun, ben parlamentodan, içkiden ve bu gibi şeylerden hoşlanmıyorum” dedi.
(…)
Bu kelimeler, gerçekte Batı Medeniyetini çok uzaktan seyreden İmam’ın, o uzak perspektiften, Batı Medeniyetini tek ve bölünmez bir bütün olarak gördüğünü gösterdi. Muhtemelen bu, Batılı bir göze, birbiriyle ilgisiz parçalar olarak gözüküyordu. Bu yüzden İmam’ın hal diliyle ifadelendirdiği şey, İmam’ın Batı askeri tekniğini benimsemekle, geleneksel İslam medeniyetini bütünüyle parçalayacak bir belayı insanların hayatına yerleştirdiği idi.”
(...)
San'a İmamı gibi hissettim kendimi, tüm bu alıntıladığım diyaloğu anımsayınca...
Babam da İngiliz Elçisi oluyor, hayatımı bütünüyle değiştirmek isteyen...
Long live Status Quo!
Oğul: Nereden çıktı bu? Hem param da yok benim.
Baba: Krediyle alırsın, 24 ay taksitle rahat rahat ödersin hem. Ben de yardım ederim gerekirse.
Oğul: Sıfır mı alacağım yani?
Baba: Tabii, dizelleri de çıkmış, çok rahat edersin, masrafsız olur ayrıca.
Oğul: İyi de param yok ki, hep birilerinde “borç” halinde param.
Baba: Daha iyi ya, bu bahaneyle paranı da toplarsın elalemden.
Oğul: İyi de ne yapacağım arabayı? Taksiye biniyorum zaten gerekince.
Baba: Açılırsın biraz, çok kapalı bir hayatın var, istemiyorum ben böyle olmalı, üzülüyorum valla. Çok rahat edeceksin.
Oğul: Açılır mıyım? Ne diye açılayım, hem nereye açılıyorum?
Baba: Araban olursa gezersin, durmazsın yerinde, gençsin, canın isterse her akşam bir yere de gidecek olursun, yeri gelir anneni götürürsün bir yerlere.
Oğul: Onu sen götürüyorsun zaten, hem ne diye açılayım, ben gayet mutluyum kapalı olmaktan, gezmek tozmak bana göre değil. Otuz üç yıldır oğlunum baba, hala tanıyamadın mı beni…
Ruhu’l Kuds: Çocuğun evi var, bir de arabası olursa bırakmaz artık kızlar peşini, boşver ya, ister alır ister almaz.
Baba: İyi de koca adam oldu, arabasızlık nereye kadar?
Oğul: Babacım ancak evlenecek olursam alırım bir araba kendime.
Baba: İyi işte, araban olursa evlenirsin, böyle bekâr da kalınmaz.
Oğul: Babaların babası evlenmek istemiyorum ki. Yanlış anladın sen beni, evlenmek isteyip de arabasız olduğum için yalnız kalmıyorum ben.
Baba: Araban olsun bak hemen evleneceksin.
Oğul: Nasıl saptırdın konuyu birden, evlenmeyeceğim, eğer bir gün başıma gelirse bu lanet, o zaman araba almayı da düşünürüm.
Baba: Ya tamam ama sana bir Nissan Micra alalım bence, tam zamanı, 2007 model, dizel, otomatik vites.
Ruhu’l Kuds: Ya gidin mutfakta konuşun ya da burada durup susun anlamıyorum filmden hiçbir şey.
Baba: Arabası olsa fena mı olur allahaşkına?
Oğul: Babacım ilgilenmiyorum, araba ihtiyaç değil benim için, düşünmüyorum şu sıralar araba almayı.
Ruhu’l Kuds: Ben mutfağa gidiyorum çekemem sizi valla, gelmeyin arkamdan.
Baba: Öyle olsun…
Bu trilog bana bütün gece bir şey anımsatıp durdu, zaten tuhaf ve bıkkınlık yaratan bir serbest çağrışım dünyam var… En sonunda anımsadım ve aşağıya da döküyorum bu garip “de ja vu halime sebep olan metni. Alıntı Arnold J. Toynbee’nin kaleme aldığı nefis “Medeniyet Yargılanıyor” (Civilization On Trial) isimli eserden, ve bu kitabın en önemli, etkili ve herkesin mutlak surette okuması gereken İslam, Batı ve Gelecek başlıklı kısa risalesinden:
(...)
Bu anlayış, 1920’lerde San’a imamı Seyyit Yahya ile bir İngiliz elçisi arasında geçen konuşmada daha iyi görülüyor. Elçinin görevi San’alıların Birinci Dünya Savaşında işgal ettikleri ve bir daha boşaltamadıkları İngilizlerin himayesinde bulunan toprakları savaşmadan geri vermesi için İmam’ı kandırmaktı. Görevini başaramayacağına iyice inandıktan sonra, İngiliz elçisi İmam’la yaptığı son konuşmaya ayrı bir hava vermek için İmam’ın yeni model ordusunun askeri görünüşünü övdü. İmam’ın iltifattan hoşlandığını görünce devam etti:
“Zannederim ki artık diğer Batı kurumlarını da kabul edebilirsiniz?"
İmam gülerek, “Zannetmem” dedi.
“Gerçekten mi? Bu beni ilgilendiriyor. Nedenlerini öğrenebilir miyim acaba?”
İmam, “Diğer Batı kurumlarından hoşlanmam gerektiğini sanmıyorum” dedi.
“Öyle mi? Ne gibi kurumlar mesela?”
İmam, “Parlamentolar” diye cevap verdi. “Ben kendim yönetmek istiyorum. Parlamentoyu sıkıcı bulabilirim.”
Elçi “Neden?” diyerek ileri atıldı. “Sorumlu, parlamentoya dayalı temsili bir hükümetin Batı Mdeniyetinin zaruri parçalarından biris olmadığına size söz verebilirim. İtalya’ya bakın, parlamenter sistemi terk ettikleri halde Batı’nın güçlü devletlerinden.”
İmam bu sefer “güzel ama sizin içkiniz var” dedi. “Şu anda hemen hemen hiç bilinmeyen içkinin ülkeme sokulmasını istemiyorum. “
Elçi “Gayet tabii” dedi, “Fakat sorun o ise, size içkinin Batı Medeniyetinin zaruri bir parçası olmadığına söz verebilirim. Amerika’ya bakın, içkiyi terk ettikleri halde Batı’nın güçlü devletlerinden.”
İmam konuşmanın bittiğini imâ eden bir gülümsemeyle, “ne olursa olsun, ben parlamentodan, içkiden ve bu gibi şeylerden hoşlanmıyorum” dedi.
(…)
Bu kelimeler, gerçekte Batı Medeniyetini çok uzaktan seyreden İmam’ın, o uzak perspektiften, Batı Medeniyetini tek ve bölünmez bir bütün olarak gördüğünü gösterdi. Muhtemelen bu, Batılı bir göze, birbiriyle ilgisiz parçalar olarak gözüküyordu. Bu yüzden İmam’ın hal diliyle ifadelendirdiği şey, İmam’ın Batı askeri tekniğini benimsemekle, geleneksel İslam medeniyetini bütünüyle parçalayacak bir belayı insanların hayatına yerleştirdiği idi.”
(...)
San'a İmamı gibi hissettim kendimi, tüm bu alıntıladığım diyaloğu anımsayınca...
Babam da İngiliz Elçisi oluyor, hayatımı bütünüyle değiştirmek isteyen...
Long live Status Quo!
Zırvalayan:
No More Virgilius
Saat
10/10/2006 08:50:00 PM
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)


1 yorum var:
Çok güzel bir yazı. haberdar ettiğin için teşşekkürler. Üstelik tam da "kimler üzerinde" ve "ne gibi şeylerle" iz bırakmanın mümkün olduğuna dair kafa patlatırken. Biliyor musun, bir yetişkinin , bir diğer yetişkini etkilemesi çok zor. Kısacık anlarda hezeyana kapılabiliyoruz ama derin izler bırakmak başka bir şey...
Ben sadece çocuklar üzerinde bunun başarılabileceğini düşünüyorum. Yani iz bırakmak, yön vermek kısacası tam kalbine dokunmak. Daha da doğrusu "ilham vermek" diyelim:))Hayatı boyunca onu güçlü kılacak bir dokunuş...
Yani ruhen ve bedenen kendini yakın hissetmediğin bir deneyim için zorlanman başlı başına haksızlık olur. Boşver sen yelkeni, benim seyirlerimi okursun:))Ayrıca ben bu duruma çok memnun olurum.
Yorum Gönder