Inside My Shell, I Wait and Bleed...

9 Ocak 2009

Aşk Üzerine... (veya "Alper'e": İkinci Bölüm)

(Birinci Bölüm için: ***)



“Biraz daha iyi gördüm sanki seni. Toparlamış gibisin.”


“Yok be. Bu aralar uykuma dikkat ediyorum, ondandır. Bir de alkolden uzak durmaya başladım, son olarak iki hafta evvel bir bardak absinthe içmiştim o kadar, o günden sonra hiç.”


“Absinthe’den sonra içmeye tövbe eder zaten insan, zıkkım lan o, bildiğin zıkkım.”


“Ne bileyim, geçen yıl içmiştim en son, unutmuşum neye menem bir şey olduğunu. Şimdi bir sene daha aklımdan çıkmaz, seneye Allah kerim.”


“Peki hepsi bu mu? Daha fazla uyuyup, bir de alkolü kendinden uzak tutmak sana yetmiş gibi. En azından tipin adama benzemiş gene.”


“Şışşt, ne diyorsun lan sen? Adamı gösteririm sana istersen.”


“Heh he, ağız alışkanlığı o, ‘insana benzemişsin’ diyecektim aslında.”


“Ne yani, o daha mı kabul edilebilir benim tarafımdan? Ben sana tombik yanaklarına bakıp maymuna benziyorsun dedim mi hiç?”


“Yahu amma uzattın. Nevizade’de oturduğumuz geçen buluşmamızda ne halde olduğunu bilseydin böyle tepki göstermezdin. Tipin kaymıştı resmen, gözlerin eroin çekmişsin gibi bakıyordu bana, tırnaklarını yiyip dudaklarını dişleyerek konuşuyordun ayrıca. Konuşman da konuşmaktan başka her şeye benziyordu, sanki bir suflör içinden sana fısıldıyordu neler anlatacağını, sen de dudaklarını kımıldatmak suretiyle play-back yapıyordun, çıkmıyordu ki senin sesin. Şimdi en azından dik oturuyorsun karşımda, gözlerin de pörtlüyor arada sırada.”

“Ne kadar çok konuşmuştum o gün. Sende de iyi sabır var yani.”


“Sabırdan değil bebişim, dostun olduğumdan. Bir de anlıyorum ben seni, o akşam anlattıkların bana hiç yabancı gelmedi ayrıca. Ben de geçtim o yoldan. Şu anda ayaklarımın yere bastığını biliyorum, ama ileride yiyeceğim bir çelmeyle tökezleyip boka batmayacağımı da garanti edemem. Kimse edemez hem. Sana dönecek olursak, anlattıklarından sadece şunu idrak edebiliyorum; insanın içinde bulunduğu durumu teşhis edebilmesi her şeyden, her adımdan önce gelir ve sen bunun hakkını vermişsin abi. Hazırsın.”


“Öyle mi dersin?”


“Öyle görünüyordu geçen görüşmemizde.”


“O günden sonra çok düşündüm… Sana anlattıklarım acaip bir kusmuğa benziyordu; içinde hayat vardı, ben vardım, ölüm vardı, bilinç vardı, kadınlar vardı, bıkkınlık vardı, öfke vardı, var oğlu vardı a.q.”


“Ne düşündün peki?”


“Boş bir kuyuya düşmüş koca ağızlı kurbağadan farksız olduğumu… Anlamaya başladığım şu ki, benim aradığım bu dünyada değil. Ne aradığımı da bilmiyorum aslına bakarsan, ama bulmadan ne aradığımı da anlayamam. Çünkü o her neyse, bulduğumda ‘buldum’ diyebilirim ancak, buldum diyeceğim şey ise zaten benim aradığım olacak, ismini koyamasam da, bulmak istediğim kişi veya şey. Ama işte, yok bu dünyada, aynı çerçevede bakarsak, bulamadığıma göre yoktur değil mi?”


“Beyazîd-i Bistami’nin sözünü hatırlatırım sana, ‘Bu sırrı…


“Başlatma şimdi Beyazîd-i Bistami’ye! Bu sırrı arayarak bulamazsınmış da, bulanlar ancak arayanlarmış! Pöh! Millete bak, bir laf öğrenmişler, sürekli aynı şeyi bıdı bıdı yapıyorlar. Bari sen benzeme onlara be abi, yeter artık, bu lafın geyiğinden bezdim valla. Yok a.q., aramıyorum da, bulamıyorum da, yok işte, yok kere yok!”

“Sakin ol ama. Noluyoruz ya… Geçen görüşmemizden bu yana düşündüm diyorsun ama anlaşılan bu düşünceler senin karamsar mutsuzluğunu artan bir öfkeye dönüştürmüş, sonra öfken ümitsizliğe bürünüp kendini kuyuya atmış. Ayrıca sesin de maşallah boru gibi, sen bağırınca arkandaki masada oturan kızlar bir şey var diye dönüp baktılar buraya.”


“Kusura bakma abi. Ayrıca o siktiğimin salakları da umurumda değil, kendi işlerine baksınlar.”


“Pardon, siktiğin için mi umurunda değiller, yoksa salak oldukları için mi? Veya sikmenin sebebi salak olmaları mı? Sen siktiğin için onlar salak da olmuş olabilirler tabi.”


“Ne diyorsun abi?”


“Masadaki kızları niye sikiyorsun onu anlamadım da… heh heh.”


“Sikmiyorum ya, öfff, amma makara yaptın sen de.”


“O masada cepheden görünen sarışını gördün mü peki, şu yan oturan. Fikrini değiştirebilirsin, hatunun göğüsleri kafam kadar valla.”


“Küfür de edemeyeceğiz ya, amma uzattın, bi siktir git ya.”


“Ne? Şimdi de bana mı sulandın yani? Oha diyorum başka bir şey demiyorum… Bir ben kalmıştım. Bunca yıllık dostuna da demek…”


“Abi kafamı siktin, vallahi billahi yeter. Tamam sen kazandın.”


“Heh he heh, böyle sikerler işte adamı. Ama bu seni sakinleştirdi kabul et, hahahaha!”

“Acısı çıkacak… Bunu yazdım bir yere. Moronluk bulutuna girdiğimi görünce üzerime gelmen kolay tabi.”


“Tamam, normale dönüyoruz o zaman. Ümitsizlikte kalmıştık… Nasıl bir kuyu o kurbağanın vrakladığı anlat bakalım.”


“Şair demiş ya, ‘Yokluk bulaşmış bu varlığın elinden’ diye. Öyle işte, etrafımda olan biten onca şey, çevremde dönen, dolaşan, dolanan pek çok insan olduğunu biliyorum, görüyorum; lakin hiç biri benim değil, bana yönelik değil, benim için değil. Ortada yıldız ve gezegenler, görüngeler ve çekim güçleri yok, sanki bir sürü kuyruklu yıldız ve saçma sapan meteorlar serseri mayın gibi geziniyorlar nereden geldikleri bilinmezcesine, ne yapmak istedikleri, ne olacakları meçhul bir şekilde. Uzayda bir başına salak salak duran bir nebuladan farksızım ben de, karadelik olmaktan tövbe ettiğimi söylemiştim daha önce, ama quasar gibi parlayıp ışıl ışıl parlamamı bekleme… Benden en fazla nebula olur abi.”



“Bu boşlukta neden vraklıyorsun o zaman? Madem Modern Talking’in In The Middle Of Nowhere şarkısı gibi duruyorsun uzayın bir köşesinde, seni zaten duymaz kimse, kendin çalıp kendin oynarsın.”


“Vraklamıyorum ya. Sessiz sakin oturuyorum işte. Vraklayınca da yankılanıyor zaten sesim boş kuyunun duvarlarında, kulaklarım patlayacak gibi oluyor sonrasında. Ayrıca öteki şairin sözünü de sen bilirsin, ‘Bütün yokluk mu her yer? Bari bir Yok! der sadâ yok mu?’ diye sorar ya. Duyacak kimse yoksa, kendi kendime konuşmanın ne anlamı var söyle bana.”


“Tuzu uzatsana. Sağol… Sustun yani, vraklamayı kestin. Peki içindeki sesler?”


“Onların çenesi düşüktür bilirsin. Bir sürü ağız her biri farklı bir şey söylemek suretiyle curcuna yaratırlar, uğultuya kulak verip ‘ne diyor bu dümbükler’ diye kulak verdiğimde ise Metallica’nın Fade to Black’inin tınısını duyuyor gibiyim.”


“Yılların karadeliği iken, şimdilerde karanlık delik haline geldi anlaşılan.”


“Sanırım öyle. Ve bu, çok geniş çaplı bir karanlık delik. Yıllarca ben karadelik gibi iyiliği, kötülüğü, güzelliği, çirkinliği, heyecanı, enerjiyi, zevkleri ve tutkuları kendime çekip içimde yok ederken, şimdi muhasebemi yaptığımda koca bir deliğin ortasında bir başıma, yalnız ve tek başıma olduğumu kavrıyorum abi. İşte susuz kuyu orası. Dibindeki kurbağa ben. Fonda da Fade To Black çalıyor.”


“Derdi ne o kurbağanın? Bunu dile getirebilir misin? Mesele sadece kadınlar değil anladığım kadarıyla, ilişkilerin değil. Ümitsizliğinin tek nedeni bu değil sanki.”


“Evet, çok daha genel. Bu arada, karadelik-karanlık delik, çok güzel bir kelime oyunu oldu. Aferin lan, bazen kafan çalışıyor.”


“Abi, kafası çalışan benim, beyni grevde olan sensin. Unutma ki ben iyiyim, senin yollarından daha önce geçtim, oksijen gidiyor beyin hücrelerime. Sen ise o kuyunun dibinde zehirleniyorsun şimdilerde.”


“Sen de zehir yemekten bıkıp, artık ölmeyi istedin mi peki?”


“Denedim bile. Yalnızken yanlış şeyler de yapabiliyor insan. Hele yanlışlıkların yarattığı yalnızlıklar, falakaya yatırılası bir kısırdöngü yaratıyor, sonrasında bu kısırdöngüye öfke duyuyorsun. Geçici ve anlamsız gelmeye başlıyor hayat, değersiz ve saçma olduğunu düşünmeye başlıyorsun her şeyin. İroni Gemisine binerek çıktığın seyahat, seni Absürdlük Limanına götürüyor. ‘Benim burada ne işim var?’ diye soruyorsun kendine, bu sorunun yanıtını almak amacıyla limanda inip Bıkkınlık Kokan Öfke Caddesinde yürümeye başlıyorsun. Karşına çıkan kişilere de Huzur Mahallesi, Dinginlik Sokak, Mutluluk Apartmanı adresini soruyorsun. Ah benim güzel dostum, yanlış yerde, yanlış şeyi aradığını fark edip de hala taban tepmeye devam etmek, işte o zaman seni tüm tarifler Şehir Mezarlığına götürüyor, bunu fark ediyor insan.”


“Aynen öyle. Bırak ben getireyim gerisini. Üstelik o mezarlığı daha görmeden, ama toprak kokusunu almaya başladığında aklında şu düşünceler peydahlanmaya başlıyor: İsteğe, öfkeye, açgözlülüğe, kıskançlığa, hayallere, tutkulara, korkulara, türlü kederlere, tatminsizliklere her zaman yenik düşen, istediğimden ayrı olduğum, istemediğimle bir araya geldiğim, her çeşit fiziksel ve ruhsal acıya ve yetersizliğe yenik düştüğüm, yavaş yavaş ihtiyarladığım ve eninde sonunda ölüp terk edeceğim bu hayatı yaşamanın bana faydası var? Bu kötü rüyayı ben neden görüyorum? Varsın bitsin bu kabus, uyanayım… Ne olacaksa olsun.”


“Bir şey soracağım...”


“Hı? Neymiş o?”


“Aradığını, ama bulamadığını söylemiştin az evvel. Aradığın sevgi mi? Bulamadığın, seni seven ve senin de seveceğin bir kimse mi?”


“Ne aradığımı bilmediğimi de söylemiştim. Ama sevgi, bir yıldırım düşmesi misali baştan aşağı değiştirebilir beni… Onun değiştiremediği ne var ki?”


“Sevgi… Aşık olmayı mı istiyorsun?”


“Hiç unutmam, rahmetli Alparslan Türkeş’e sormuştu gazeteciler, ‘sizce Türkiye Kuzey Irak’a girip Musul ve Kerkük’ü almalı mı?’ diye… Merhum’un yüzünü anımsıyorum, bir an suali yönelten gazeteciye ‘ne diyon sen dümbük?’ bakışı yöneltmiş, ardından tane tane cevap vermişti, ‘Kerkük’ü ve Musul’u kim istemez? Elbette oraları almalıyız’ şeklinde. Benim de cevabım bu yönde, aşık olmayı kim istemez abi? Aşkta insanı dirilten, hayatı tazeleyip canlandıran bir elektrik var.”


“Hiç âşık oldun mu peki?”


“Sorduğun soruya bak… İlla ki.”


“Tamam, devam ediyorum, bitmedi sorular. Daha önce âşık olduğun zamanları hatırla. Ben biliyorum o vakitler ne hale geldiği ama şimdi gene sorayım dedim. Nasıldın o zamanlar?”


“Biliyorsun da neden soruyorsun adi herif?”


“Çünkü ne kadar çelişkili bir durum olduğunu anımsatmak istiyorum sana. İçi içine sığmayan, gözü bir şey görmeyen, çiçek böcek havasında bir adam haline dönüştüğün sürecin ilk kısmını takip eden safhada gözyaşı ile salya ve sümük sürecinde yüzen biri oluyordun. Hırsını başkalarından çıkarıp bu defa da kazayla karşına çıkan kişilere zarar veriyordun.”


“Tamam, biliyorsun gerçekten.”


“Sonraları, yani yakın zamanlarda öncekilerden farklı yeni bir süreç başladı sende, artık kendine zarar vermeye başladın. İşte çelişkili durum da burada başlıyor: Kurtuluş reçetesi olarak gördüğün “birini bulma” meselesi, aslında daha evvel tecrübe ettiklerinden farklı olmayan, aynı şeyleri yaşamak gibi bir şey. Aynı şeyleri mi yaşayacaksın?”


“Tam yerine parmak bastın şimdi. Aynı şeyleri yaşamak istemiyorum kesinlikle. Âşık olmayı can-ı gönülden arzuluyorum, ama eskisi gibi olmasın. Nasıl olması gerektiğini dillendiremiyorum belki, bunun da zaten farkındasın, ama bir şeyler olmalı hayatımda. Olmadığı ve olacağına dair ümidimi de yitirdiğimden şimdilerde o karanlık boş kuyunun dibinde sarsak bir kurbağa misali oturuyorum.”


“Ya, şimdi sana söyleyeceklerim tuhaf gelebilir. Anlatırken de zorlanacağım muhtemelen, yanlış kelimeler kullanmayı ve saçmaladığımı düşünmeni istemiyorum. Hepsinin ötesinde saçmalamak istemiyorum.”


“Ulan amma laf geveledin, ne söyleyeceksen söyle işte. Az evvel kafamı sikerken hiç tereddüt göstermemiştin.”


“Haha ha haah, biliyordum, hoşuna gittiğini biliyordum. Evet, yaptım, sen ne zaman istersen gene yaparım.”


“Gene başlama ne olursun. Ne diyecektin sen bana?”


“Dur kafam dağıldı. Nereden ve nasıl başlayacağımı da bilmiyorum ya, neyse.”


“Hadi, ıkın o zaman. Derin derin nefes al, çıkacak, hadi bebeğim, başaracaksın.”


“Çok acaip şeyler söyleyeceğim ama. Hazırsan çıkacak.”


“Gez-Göz-Arpacık, nişan al ve sıç hadi.”


“Peki… Hmmm. Kafan çalışıyor, gözlem yapmayı, düşünmeyi, olayları irdelemeyi biliyorsun, kendini ifade etmekte de bir zorluk çekmiyorsun. Ancak hareket noktan, yani sırtını dayadığın kavramlara yüklediğin anlamlar ve o kavramları ele alış tarzın tamamen yanlış. O nedenle vardığın yer de büsbütün yanlış oluveriyor.”


“Nasıl yani?”




“Şöyle: Aşktan söz ediyorsun. Aşktan bahsediyorsun. Ama aşklın ne olduğunu bilmiyorsun sen. Çocukluğunda kırmızı rengi siyah diye öğrenmiş birini düşün; hayatı boyunca siyah zanneder giydiği kırmızı renkli kıyafetleri. Ve sonra bir davetiye gelir eline, üzerinde ‘yalnızca siyah takım giyilir’ notu olan, o davete katılırken siyah sandığı kırmızı renkli bir takım elbise giyer, ama kapıdan içeri alınmaz. Yanlış biliyordur, yanlış öğrenmiştir renkleri, işte bu yüzden de davetli olduğu bir ortama dahi giremez. Senin halin buna benziyor. Aşkın ne olduğunu bilmeden, daha doğrusu ne olduğunu bilmeden âşık olmuşsun, kapının eşiğinde kalmışsın, bu arada kendi kapının eşiğinde bekleyenlere de dudak büküp içeri buyur etmemişsin. Şimdi gene bir davet bekliyorsun. Üzerinde ise kırmızı var, şıkır şıkır çingene kırmızılarıyla bir takım elbise. Siyahın ne olduğunu bilmiyorsun. Aşkın aslında ne olduğundan senin haberin yok güzel dostum.”


“Açıkla ne demek istediğini yoksa kafanı kırarım.”


“Aşkı, âşık olmayı bir kadına bağlanmak, ondan başka bir şey sevmemek, düşünmemek, özlememek, istememek, her zaman ve her şart altında o kimsenin yanında olmak olarak algılıyorsun. Bu zamana kadar nasıldı tecrübelerin, hatırla istersen: O gülünce gülerdin, o ağlayınca ağlardın. Daima birlikte olmak isterdin. Memnun etmek için can atardın. Senden memnun kalması ve seni sevmesi, sana bakınca gülümsemesi, seni istemesi ve özlemesi, üzerinde güneşin doğup battığı her şeyden önce ve önde gelirdi. Normal şartlar altında yeryüzünde yaşayan bir cehennem olan sen, âşık olduğunda sevdiğin kadının üzerine titreyen, her dileği kabul etmek için var gücüyle çabalayan bir cennet olmaya gayret ederdin. Yanılıyor muyum?”


“Hayır, yanılmıyorsun ama bunda yanlış olan ne, onu anlamadım ben. Sevdiğim kadını elbette her şeyden üstün tutarım. Bu çok doğal abi.”


“İşte kırılma noktası burası. Devam edeyim, doğallık bir yere kadar. Âşık olduğun kişi için senin bir parçanmış gibi düşünürsün ki işte doğal olan budur. Kolun senin bir parçandır; onun en küçük bir zarar görmesini istemezsin, gözün de öyle, poponda. Âşık olduğun kişi, senden ayrısı gayrısı olmayan, senin öteki yarındır. O aslında sensindir, sen de osundur. Kaybettiğin ve o olmadan eksiklik hissettiğin diğer ‘yarım parçan’ yani. Sokrates Symposium’unda bunu çok güzel açıklar ama şimdi hatırımda yok, çok oldu okuyalı. Gene verdiğim örneğe döneyim ben, sağ kolun sol koluna, sağ gözün sol gözüne tapıyor mu? Hayır. Aşk, insanı tamamlayan bir duygudur. Bizi bütünler, o nedenle mutluyuzdur zaten. İnsanların büyük çoğunluğu bunu kavrayamıyorlar. Sen bile öyle, her ne kadar übermensch kılığını giyip aramızda dolanıyor olsan da, hep yanlış bir yola sapıyorsun ilişkilerini yaşarken. Ardından kayboluyorsun abi.”


“Tapıyor gibiyim gerçekten âşık olduğum insana… Bunda haklısın.”


“Evet… Fi tarihinde okuduğum bir metindi, aklıma kazınmış, Rattenbury mi neydi yazarın adı, yazı şöyleydi, iyi dinle ama: Coşkular, tecrübenin üzerinde koştuğu pisttir. Cinsi duygulanma dini duyguların kat ettiği aynı patikalardan bir kısmını kat eder, her ikisi de kendilerini korku, hiddet, hayranlık, neşe, sessizlik ve sözle ifade ederler, [fakat] bu, onlar aynı yolları kullandıkları için birbirinin aynıdır demek değildir. Bir kadının bir erkek üzerindeki iktidarı, Tanrı’nınkinin aynı değildir, fakat coşku (teheyyüci) cevaplarından birçoğu aynıdır. Bunun sebebi kısaca şudur ki, bir adam biri Tanrı diğeri de kadın için olmak üzere ne iki ayrı çeşit gözyaşı ne de iki ayrı çeşit gülme ile mücehhezdir. Mukaddes musiki ve cismani musiki aynı notaları kullanırlar fakat neticeleri farklıdır. Böyleydi sanırım. İşte, sen âşık olduğunda, tıpkı yüz milyonlarca insan gibi, karşındakine tapıyorsun. Tapınıyor, onu memnun etmeye çabalıyorsun. Fakat insanlar tanrı değildir. Hele kadınlar, hiç değildir. Sevdiğimizi yüceltmek kadar güzel ve doğru bir şey yok, ama karşımızdakini tanrı yerine koymak, tanrılaştırmaksa yaptığımız, işte o yaklaşım bir zalim yaratmaktan farksız. O takdirde seni cennete de, cehenneme koymasına razı olacaksın. Halbuki, dostum, âşık olduğun kadın da bir insan son planda, ona insan olduğu gerçeğinin fevkinde bir değer atfedersen, kendini ona karşı bir kul haline sokarsın. Tekrar söylüyorum, aşk, bizi diğer parçamıza kavuşturan, mutluluk veren bir duygudur, yoksa öteki parçamıza rastlayıp ona secde etmemiz için değildir bu duygunun varlığı.”


“Hakikaten çok garip şeyler söylüyorsun ya.”


“Ayrıca bu anlattığım nokta sadece erkeklerin sorunu değil… Kadınların çoğunun da aşkı bu çerçevede anladıklarını biliyorum. Zaten o nedenle hep bir taraf dominant oluyor beraberliklerde, çünkü diğeri ‘hayır da şer de senden, ne gelse razıyım’ havasına bürünüyor. İşte, sakatlık burada dostum. Mecnun’u hatırla, Leyla’yı gördüğünde ne demişti? ‘Eğer ben, bensem, o zaman sen kimsin? Eğer sen, sensen, o zaman ben kimim?” Sevdiğiyle bütünleşmek böyle olmalı. İnsan âşık olduğu kişiye bakıp ‘sen kimsin? Sen, bensin. Peki ben kimim? Ben, senim.’ diyebiliyorsa, işte o zaman o aşk, gerçek aşktır. ‘Benimsin’ diye düşünmek ise insanı bu halden uzaklaştırıyor dostum.”


“ ‘Benimsin’ demenin sakıncası ne olabilir ki?”


“Tanrılaştırılıp önünde diz çöküyor olsa da, ‘benimsin’ demenin ardında yatan muhatabını nesnelleştirmektir, bir düşün, içinde bencillik, benmerkezcilik kokusunu duymuyor musun “benimsin’ kelimesini dile getirirken? Karşındakini zapt edersin güya, ele geçirdiğini, fethettiğini düşünürsün derinden derine. Bir kadına ‘benimsin’ dediğinde, ona sahip olduğun ve dilediğince kullanabileceğin yanılgısına kapılırsın. Bu arada, onu kaybetmemek için de kulu olursun. Bu noktada egon seni çepeçevre sarar, ayaklarını, ellerini, gözlerini, en sonunda da kalbini bağlar. Nihayetinde yaptığın eylemlere yenik düşersin, ona, ‘senin olduğunu varsaydığın’ kişiye esirleşir, son perde de değerini, özgüvenini ve özsaygını yitirir, tepetaklak olursun.”


“Abi ağzından bal damlıyor, Nevizade’deki geçen konuşmada neredeydin sen a.q.!”


“O zaman seni konuşturmaya çalışmış ve dinlemiştim sadece…”


“Hani Mustafa Kemal, saltanatın kaldırılması için yaşanan tartışmalar sırasında Meclis kürsüsüne çıkıp zehir zemberek bir konuşma yapar, konuşmanın sonunu da bu zaten emrivaki olmuş bir meseledir, fakat ihtimal ki bazı kafalar kesilecektir diye bitirir Nutuk’ta yazdığına göre. Sonrasında O konuşmadan evvel saltanat kaldırılmasın, hanedana dokunulmasın diyen bir mebus söz alır, ‘biz mesele-i başka nokta-i nazardan mütalaa ediyorduk, izahatınızdan tenevvür eyledik’ şeklinde tırsıp kıvırır, bilirsin, ben de o hesap, aydınlandığımı hissediyorum abi şu anlattıklarından.”


“Devam edeyim o zaman ama gözlerin kamaşırsa karışmam bebeğim, hahahaha.”


“Devam et hadi.”


“Peki. Söylediğim gibi, sen de pek çok insan gibi aşkı yanlış anlamlandırıyorsun. Bu yüzden sevdiğin kadını da, ona karşı kendi konumunu da yanlış belirliyorsun. Bu yanlışlıklar silsilesi içinde de mutluluğa ve huzura ulaşman mümkün olmuyor. Çünkü aşk, her yerdedir. Aşk aslında Tanrı’nın yaratırken insana üflediği ruhun ta kendisidir aziz dostum.”


“Bir dakika şimdi uçtun işte. İlahi Aşk geyiğine gireceksen sıçarım ağzına, önceden söyleyeyim.”


“Susayım istersen.”


“Yok susma ama bu ilahi aşk bıdı bıdısı valla çok safsata geliyor bana.”


“Ben anlatayım o zaman, sen inanmazsan inanma. Katılmasan da çok umurumda değil. Az evvel sevdiğin kişiye uluhiyet addedip yörüngesinde dönüp durduğunu, o senden memnun ve razı olsun diye el pençe divan kapısında beklediğini, bu dengesiz ve tutarsız ilişkinin sende veya senin gibi davranan binlerce aşığın da son planda bu durumdan mutsuzluğa ve ego incinmesine vardığını söyledim. Geyik olduğunu ifade ettiğin ilahi aşka gelince, orada duralım bence. Çılgınca aşık olduğunu düşündüğün, sana kötü davrandığında yemeden içmeden kesildiğin, bir ters sözünü işittiğinde dünyanın yıkıldığını duyumsadığın, hayalini aklından çıkaramayıp günlük işlerinin dahi bundan etkilendiğini bildiğin, aynı şekilde gülümsemesinin içinde kelebek kanatlanmasına tekabül ettiği, seni sevdiğini bilmeyi ve görmeyi her şeyden yüce tuttuğun bir kadını, bütün bu duygulanım karmaşası içinde tanrısallaştırdığı kabul ediyor musun? Burada anlaştık mı?”


“Ulan o nasıl cümle öyle, ucu bucağı yok. Ama evet, kendime dönüp baktığımda şu ana kadar konuştuklarımızdan aynı sonuca varıyorum seninle.”


“Tamam. Şimdi bütün bu tasvirlerden benim vardığım çıkarım şu: Ancak Tanrı için hissedilebilecek duygular bunlar. Sözlüğü aç bak, ‘İlahi’ kelimesinin karşılığı olarak zaten ‘Tanrıya özgü, Tanrısal’ kavramlarının yazılı olduğunu görürsün.”


“Devam et.”


“Benim güzel dostum… Küçük kıvılcımlar nasıl ateşten çıkarsa, aşk dediğin kavram da Tanrı’dan doğan ve ruhuna üfleyerek yarattığı bizlere de kattığı bir değer. Sen, ben, insanlar, yani tüm kıvılcımlar, aynı ateşten çıktık işte. Bağlı olduğumuz, yapı taşımız orası. İnsana bağlı olursan, bir başkasına, erkeksen hatuna, kadınsan erkeğe tutsak edersin kendini. Aşk bağlamında Tanrıya bağlanırsan ise özgür olursun. Çünkü kurguya aykırı davranmıyorsundur. Şu sözlerimi unutma: Gerçek olmayandan gerçeğe gidersin bu sayede. Karanlıktan aydınlığa geçersin. Orman varken çalılara değer atfetmeyi içinden geçirmezsin.”


“Abi sen aşmışsın ya… Ne oldu lan sana? Erdin, uçtun, kanatlandın, köpeeen olayım lan, devam et!”


“Dalga geçme allahaşkına. Demiştim ya sana, bu yollardan ben de geçtim, taşını toprağını kasisini çukurunu bilirim, hem de iyi bilirim. Neler yaşadığımı sen de biliyorsun zaten.”


“Evet… ne günlerdi abi ya…”


“Bir başka şairin dediği gibi, ‘Yüz dirhem kara ekmek/ Yirmi ton kitap/ Ve Yirmi dakika Şey/ Heheheey! Onlar ne günlerdi/ Onlar ne günlerdi Ahbap.


“Bir dakika, bütün bu konuşmalardan hareketle, senin anlattığın çerçeveyi göz önüne aldığımda, acaba bugüne dek hiç âşık oldum mu diye düşünüyorum. Yani beni tamamlayan, beraber iken eksik yanlarımı bütünleyen, olmayan bir kolumu, bulunmayan gözümü veya nakıs bir kısmımı giderdiğini duyumsadığım bir kadınla beraber oldum mu acaba…”


“Mutlaka olmuşsundur. Ama dediğim gibi, ona yüklediğin anlam onun taşıdığı kimliğin çok ötesinde olduğundan, bu kimlik karmaşasında mutsuzluk kalmıştır geriye. Çünkü verdiğin değeri taşıyabilecek bir cismi ve ruhu yoktu o kişinin, olamaz da. Doğasına aykırı her şeyin başında.”


“Anladım.”


“Hala saçma olduğunu düşünüyor musun söylediklerimin?”


“Tuhaf geldiği kesin… Ama bir o kadar tutarlı görülüyor. Bana taparcasına bağlı olup, çevremde yerlere sürünürcesine dolaşan kadınlara ne kadar değersizlermişçesine muamele ettiğimi anımsadığımda, empati ile anlattıklarını kavramam daha kolay. Bilirsin, sürekli bir tanrı olma iddiam var benim. Geyiğine de olsa. Bana bunu düşündürtenler de o tipler zaten. Ama gene haklısın, aynı bakış açısıyla ben de tanrı olduklarını duyumsattım çok kadına.’


“Slayer’ın şarkısını hatırlasana, şarkının çift ismi var ve bu bile adamların meseleyi çözdüğünü göstermiyor mu sence? ‘I’m gonna be your God – I wanna be your Dog.’ Sevdiğin kadın, sevdiğin kadındır. Senin eşindir o. Tanrın değildir. Onu mutlu etmek güzeldir elbette, çünkü o senin kaybettiğin ve onca zaman aradığın, nihayetinde de bulduğun parçandır. Değer verirsin, ama kendi öz varlığını o kişiyle anlamlandırmazsın. Çünkü bir gün o var olmamayı tercih ederse, sen de anlamını yitiriverirsin. Sonra da koca ağızlı bir kurbağa gibi susuz bir kuyunun dibince bulursun kendini… İnsan, ağacın dalına tünemiş bir kuştan farksız. İster ki, bir kuş daha gelsin aynı dili konuşan, ve bir gün seveceği, aşık olacağı bir kuş gelir konar aynı dala. Yoksa pervane gibi ateşe atar kendini şuurunu yitirircesine bağlanıp ötekinin etrafında dört dönerek. Yakar kendini ateşte… Ah benim canım dostum, Toparla hadi kendini. Daha 35 yaşındasın. Önünde upuzun bir beş sene var. Bari bu son yılların tadını çıkar, insanca yaşa.”


“Ne demek lan o?”


“Günde iki paket sigara içmeye devam edersen beş sene sonra senden bir cacık olmaz, ancak intikaları oynarsın hahahahaha.”


“İbne.”


“Evet ama bunu zaten sen de hep söylemiyor musun? Hem ben seni seviyorum bebişim. Sen de sev beni.”


“Hesabı öde, düşünürüz o zaman.”


“İbne!”

31 yorum var:

kelebeklerözgürdür dedi ki...

yüz üzerinden binbeşyüz puan!.bu senin okuduğum ve kendime en yakın bulduğum yazındı. arkadaşı kaybetme, kutsal rehber mübarek! :p...

beyaz kağıtlara yazmak bunlar işte..."ben" demek de "sen" demek de iktidara bulaşmaktır. egoya bulaşmaktır. ister tanrısı ol ister kulu ilişkinin, sonunda bi bok anlamamışsındır gerçek aşk denen cevherden. "benim" demeninse, mülkiyetin ötesine geçen, veya negatif birşey içermeyen bir söylem olduğuna inanıyorum. aidiyet hissine inanıyorum çünkü. ama gözlerimiz, kollarımız, bacaklarımız, hadi senin için büyük olanından göğüslerimiz :) kendi başlarına da mevcudiyetleri olan, toplamının üstüne başka şeyler de eklenince "biz" eden şeyler.

ya ben bu yazıyı çok sevdim. kimindi hatırlamıyorum. pınar kür olabilir mi..."seveceksen adam gibi sev, olanca küçüklüğü çirkinliğiyle, onu gözünde sevilebilecek bir şeye dönüştürmeden" diye birşeyler geldi aklıma...o zaman iyi duygularla devam etmek her türlü sona rağmen mümkün...

sevgiler,saygılar...

pusarık dedi ki...

bin yaşa yahu!...çok yerinde hatta müthiş tespitler

insan sırf ilişkilerinde değil kendine karşı da insan olduğunu aklından çıkarmamalı,azla çok ortasında kalabilmeli, dozu ayarlamayınca fedakarık bile hayatının başka yanından olmadık bir hissi alıyor ve yerine öfkeyi, eksiklik hissini bırakıveriyor... Hayatla kanlı bıçaklı kalıyorsun sap gibi.

fish dedi ki...

şimdi ben bu yazıyı oukuduuuuuuum okudum okudum...
sonra seni düşündüüüüüüm düşündüm düşündüm..

ıı--ıhhh yok, oturtamadım bi türlü kafamda seninle yazdıklarını..

narsist bir insan aşık olduğu kadını nasıl taparcasına tanrılaştırır ki..

yapamaz, çünkü narsisttir ve olması gereken tek odak noktası tek haklı odur..

o zaman sen aşık olduğun kadında diğer yarını bulmuyor/aramıyorsun...bizzat kendini arıyorsun ona taparak...bulamayınca da hayal kırıklığına uğrayıp çukura düşüyorsun..

çünkü narsistler kendileri ile ilgili gerçekleri görmekten rahatsız olurlar...

sen aradığın kadında tapılacak bir özellik yani kendini göremeyince (ki bu bilinçaltı davranışı iken, gözle görülür sebebi aşk bitti demktir) umutsuzluğa düşüyorsun..

yeni sulara yelkeni de zor açıyorsun çünkü bi öncekinde aradığını bulamadın...yani kendini göremedin...yani belki de bir narsist olarak var sandığın özelliklerinin yok olduğunu gördün..

ego yerlerde...

toplamak lazım...

napalım..kapanalım...kapanıp tamir edelim...cilalayıp yeniden çıkalım dışarı...

ama döneceğin yer gene orası..çünkü yapacakların yaşayacakların aynı..

niye... çünkü sen kendini arıyorsun diğer yarını değil..

yaaa yazıda söylediğin gibi aşık olma şeklin yalan ya da narsist oluşun yalan...ikisi bi arada mümkün değil..

ama olsun çelişki de güzeldir...doğal olarak sen de güzelsin :PPpp

sana beni böyle sev seveceksen şarkısını armağan ediyor yorumuma son veriyorum şekerim..:)

utanmasam post yazacakmışım...

LÂL dedi ki...

yahu kaç milyon kere söyleyeceğim bunu.. insanın fıtratı kul olmak üzerinedir. Ve mutlaka bir şeye kul olur.. Kadın, içki, kumar, para.. ama mutlaka kul olmak..
Gelelim fish'in dediği gibi bir narsistin aşık olmasına.. O sadece sudaki aksine aşık olur.. Sonra onun varlığından bile rahatsız olur ve eliyle suyu bulandırıp o aksi yok eder belki de..

Belki de aşkına bile öyle değer atfeder ki, onu bile başkasına vermeye kıyamaz.. kimseyi ona layık görmez..
Çok büyük bir dramdır.. Tanrıya bile neredeyse kul olamayacak kadar büyük bir ene'nin bir ölümlüye kul olmak istemesi.. Ama olamaz.. Olamaz biliyorum...

Fortunata dedi ki...

:)Güzel bir yazı. Demek ki 35 yaş, az aşağı az yukarı aynı basamaklara mıhlıyor insanı. Çok beğendim. Karşıma çıkan ilk adamı kendimi sever gibi seveceğim, bakalım neler olacak:))

Passiflora dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
No More Virgilius dedi ki...

KelebeklerÖzgürdür,
Sen ne hikmetse nerede bok kaka şey mey gibi kelimeler zırvalıyorsam, o yazıları çok seviyorsun:)
"benimsin", "hayır esas sen benimsin" tartışmasındaki fikir ayrılığımıza gelince gelince, zannımca aidiyet meselesi "birine ait olduğunu hissetmek" ile değer buluyor, yoksa "birinin sana ait olduğuna" inanmakla değil... İlkinde gönüllülük esas, ikincisi ise zorla güzellik nevinden, olmaz.

pusarık,
bunlar aslında çok orijinalitesi olan düşünceler değil, ne zaman hint'e ait bir şey okusam bana iyi geliyor o kadar. Upanişadlar'ı okudum geçen hafta, tabi o metinleri kendime göre yorumlayıp, ele alıp bu postta olduğu gibi iğrenç emellerime alet ettim. En azından yorumlamamı ve içselleştirmemi beğendiğini görüyor ve teşekkür ediyorum ben de sana. (sen yenisin bu blogta, o nedenle mesafeli ve resmi davranmamda fayda var: yabancıları korkutmuyorum:-)))

Fish,
Güzelim, sence bir narsistin ilgi alanı "psikolojik sado-mazoşizm" olabilir mi?
Bunca zamandır beni tanıyorsun, kendisini bu kadar didikleyip iğneyi de, çuvaldızı da, kazığı da, copu da kendisine batıran başka bir narsist gördün mü?
Diğer 'yarıma' gelince, valla ben buldum, mutlu mesut yaşıyoruz birlikte, şeytan kulağına kurşun :-)))
Utanma ve sen her zaman yaz bana...

Lâl,
fish'e yazdıklarım senin için de geçerli.

Fortunata,
Unutma ki, karşımıza çıkan her erkek/kadın senin "parçan" olabilecek kıvamda veya nitelikte olmayacak... Aslına bakarsan bu postta anlatılan alternatifleri de çok daraltmakta: Kendin gibi göremediğin erkeklere aşık olmuşsundur belki. Bense seni uyarıyorum işte.
Son olarak, evet, senin de upuzuuun bir beş senen var, doya doya yaşa :)))

Sevgili Passiflora,
Varlığın ve yorumların bu bloga her zaman kalite kattı, daha uzun müddet de değerini korumasını diliyorum yorumlarınla. Bununla beraber, ilk defa bir postu hiç anlamadan yorumladığını görüyorum. Uygun bir fırsatın ve yeterli vaktin olursa, belki daha dikkatli bir şekilde yeniden göz gezdirirsin. ama "hayır, ben okuduğumu gayet iyi anladım" diyorsan, o takdirde söyleyecek bir şeyim yok. Zira bu postta senin vurguladığın hiç bir nokta yok.

Hoş, "narsizm" üzerine tek bir kelime yok zaten.

Passiflora dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
No More Virgilius dedi ki...

Sevgili Passiflora,
"kadınlara önce tapıp sonra en ufak bir hatasında (e tabi kimse allah değil, mükemmellik ona mahsus) ondan iğrenip/nefret edip terk ediyorsan..." ifadeni okuduğumda şaşırdım... Yazının genel havası, bir narsiste değil, aşık olduğunda tapan, ama sonrasında burnu feci halde sürtülen ezik bir adamın hayal kırıklarına merhem olma reçetesi gibi gelmişti bana. Yani (zaten bu postta iyice zıvanadan çıktı küfürler) siktir çeken değil, siktir çekilip duran, sonrasında da hayata darılan bir adama nane-limon-zencefil üçlüsüyle bir ilaç hazırlanması söz konusu.
Kendi yazımı kendim yorumluyorum ya... ne hallere düştüm be.
son planda, dilediğin gibi anlayabilirsin elbette.
[farkındaysan sna alınmaman için ne kadar alttan alarak yazıyorum... bu bile bir narsiste yakışmıyor:-) belki de aşırı özgüveni ve ukalalığı, narsizm kisvesi altında adlandırıp kendimle dalga geçtiğimi de söyleyebilirim. Benden bu kadar!]

Passive Apathetic dedi ki...

Meseleye uzagim ama bilmem dogru mu, konusmalarin kurgulanisindan bu Alper'in, cizgi filmlerde basinda hale olan ic ses meleginin bilincaltina uyarlandigin cool versiyonu gibi birsey oldugu cikardim.

Yorumlari ayrintisiyla okuyamadim ama bence sen narsist degilsin. Yani ozellikle narsist degilsin. Insansin sadece.(hahaha,gerci belki de bu seni narsist ithamindan daha cok kizdirir)Her insan kadar insansin, her insan kadar narsistsin. Sadece bu meseleler uzerine daha cok kafa yoruyorsun, irdelemeyi, insan uzerine yani kendin uzerine dusunmeyi, oynamayi seviyorsun ve hem idrak esigin bircok insandan daha yukarida hem de daha durustsun. Ve sanirim bir yandan durust olup bir yandan da insanin kaypak dogasina sahip olmayi icine sindiremiyorsun. Hmm, Pucca gibisin sanki bir yerde. Evet, evet metafiziksel Puccasin sen.

Sen de kendini boyle eglendiriyorsun Virgilius, ne diyeyim. Hayir, bize ne oluyor, ben onu anlamadim. Sen de bizim eglencemizsin demek ki, elimizde cekirdek yazdiklarini okuyup ah yazik, pek de durustmus yavrucak, olumu sigaradan degilse de durustlugunden olacak diyoruz. Malum, durust insan albinodur. Avcilarin gozune ilk o carpar, ilk onu yerler. Eh, yazindan anladigim kadariyla da seni de ham yapmis zaten bu zilliler.

(Gecenin 3.40inda yari baygin yari sarhos passiveapathetic tespit seeetti, aldirmayin.) Off, simdi o salak sarki aklimdan hic cikmicak.

gregor samsa dedi ki...

sevgili virgilius,

seninde bildiğin gibi kitap okuyamayı bırakalı epey zaman oluyor.
seni geçmiş dönemlerde çağırıp "bi yazı yazsanda okusak" dediğim günleride hatırlarsın.

bir kitaba tahammül edemeyecek durumda olmak ve senin yazılarını merakla beklemek yıllardır iki değişmez durumum.

fakat kitap kadar uzun yazmak skine devam edersen geçmiş dönemde sana söylediğim ve seninde hoşlanmadığın "cumhuriyet gazetesi gibi blogun var" cümlesini tekrarlamak zorunda kalacağım.

hadis-i şeriftir : "zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız" (aşkı ilahi bir platformda değerlendiren alper e uygun referans vereyim dedim. yoksa ben halk çocuğu olduğum için -kısa kes aydın havası olsun-derdim:)

bir gün alper, sen ve ben içelim.

ama sadece içelim yoksa bu kadar derin sohbetin olduğu ortamda içtiğimden de bir şey anlamam.
içkiye yazık biliyonmu, para veriyoruz para.

aşağıda yazıdan aldığım kesit ise sadece aşk için değil hayata dair her şey için geçerli:

“Şöyle: Aşktan söz ediyorsun. Aşktan bahsediyorsun. Ama aşklın ne olduğunu bilmiyorsun sen. Çocukluğunda kırmızı rengi siyah diye öğrenmiş birini düşün; hayatı boyunca siyah zanneder giydiği kırmızı renkli kıyafetleri. Ve sonra bir davetiye gelir eline, üzerinde ‘yalnızca siyah takım giyilir’ notu olan, o davete katılırken siyah sandığı kırmızı renkli bir takım elbise giyer, ama kapıdan içeri alınmaz. Yanlış biliyordur, yanlış öğrenmiştir renkleri, işte bu yüzden de davetli olduğu bir ortama dahi giremez. Senin halin buna benziyor. Aşkın ne olduğunu bilmeden, daha doğrusu ne olduğunu bilmeden âşık olmuşsun, kapının eşiğinde kalmışsın, bu arada kendi kapının eşiğinde bekleyenlere de dudak büküp içeri buyur etmemişsin. Şimdi gene bir davet bekliyorsun. Üzerinde ise kırmızı var, şıkır şıkır çingene kırmızılarıyla bir takım elbise. Siyahın ne olduğunu bilmiyorsun. Aşkın aslında ne olduğundan senin haberin yok güzel dostum.”


Son olarak yıllarca ATV de gösterimde bulunan (sen o yıllarda türkiyede olmayabilirsin) -Böyle mi olacaktı? dizisinin şarkısıyla sana veda etmek istiyorum

"Böyle mi olacaktı?
Böyle mi olacaktı?
Tanrım ne oldu bize" :)))

Başbaş

Fortunata dedi ki...

Sevgili Virgilius,
Gregor Samsa neler demiş böyle? Erkeklerin bu konuya zaman ayırıp düşündüğünü hiç bilmiyordum... Şaşırdım, sevindim, biraz zihnim bulandı!
Gerçi yıllar evvel çok değerli bir dostum vardı, aşk ve ilişkiler üzerine uzun uzun içip dertleştiğim ama yine de şaşırdım. Size şimdiden afiyet olsun. Konu derinleşiyor, bu durumda ben kaçıyorum:)) Sevgiler.

No More Virgilius dedi ki...

Passive Apathetic,
Başı haleli o iç ses meleğinin bol nanikli bir geyiği gibi oldu, haklısın.
Narsizm meselesi tamamiyle [sevgili] fish'in fitnesi. Zaten yakın zamanda "Yorumlar Üzerine" şeklinde bir post yazmayı planlıyorum. O nedenle şu an için bu narsizm meselesine bir daha girmeyeyim, sen de gayet güzel ele almışsın zaten o konuyu.
"Size ne olduğu" meselesine gelince, aslında bu blogta yazılan pek çok şey, okuyuculara türlü şekillerde içselleştirilebilir geliyor. Bu nedenle her metinde olmasa da bazı noktalarda kendilerini, bir başkası tarafından ifşa edilmiş görüyorlar. Bu ifşaatta bir kimliklendirme kaygıları da olmadığından aslında kendilerine dair yazarken Virgilius'un üzerinden geçiyorlar. Eh, eğlenceli de olur kendisini bir başkasının üzerinden anlatmak. Tıpkı bir otopsiyi seyrederken "benim midem de böyle bir şey olmalı" demek gibi bir şey... En azından, tüm yorumlarda değil ama, çoğu zaman böyle hissediyorum.
"Metafiziksel Pucca" tespitine gelince, "FESÜPHANALLAH" der ve susarım :-)

Gregor,
senin bir yoruma "sevgili bıdı bıdı" şeklinde başlaman aslında o yorumda yazacaklarının çok feci şeyler olacağına işaret... Eyvah sıçacak ağzıma dedim kendi kendime ilk cümleyi okuduğumda.
Ben ki, fi tarihinde kendi bloguna 'google istatistiklerine göre bu blog sayfasını benden fazla okuyan üç kişi var, derdiniz ne?" şeklinde meal edilebilecek soru cümlesini yazdığında 'nanay nanay, rezil olduk a.q. !' diye yusuflamıştım.
Abi, kısa yazamıyorum ya... Kendimi ve halimi anlatıcam diye canım çıkıyor, ardından yorumlara bakıyorum ki hiiiiç kar etmemiş. Daha beter karışmış.
Yoksa bloga resim koyduk, müzik koyduk, yazılarda her telden ve her dilden açılımlar yaptık filan ama işte, gene aynı yere geldik, Cumhuriyet Gazetesi.
Bir gün içelim evet... Sevgilimin (evet doğru okudun) yaklaşmaktan imtina ettiği yarım şişe absinthe var, ikimize fazla fazla yeter:-)
Son olarak, veda edip başbaş demişsin...
Lan sen benim yarım blog parçam değil misin? Tamam ben bu bütünün habis ur kısmıyım ama, beni bırakıp nereye gidiyorsun ya :-)

Fortunata,
Kaç kendini kurtar sen!
Sevgiler bizden.

Talisman dedi ki...

Yazını okuyamadım, üşüyom yaa, çıkacam internet kafeden sushi yemeye gitcem..
Bi sevgi gösterip gidiyim dedim, sora gelip okuycam :)

Talisman dedi ki...

Geldiiim.
Ya çok güzel yazı olmuş o bir. Senin yazılarını okuyunca içimde genelde pis bir his oluşur yani yazının kötülüğünden değil kesinlikle de, çağrıştırdığı hatırlattığı şeylerden. Yani "ah minel- insanlık" gibi.. İşte bu postun sonrası böyle birşey hissetmedim, umutlu bir post yanılıyor muyum?
Diğer yarı olayı ile ilgili dün harikulade bir film seyrettim "Hedwig and the angry inch" Özellikle başında bu diğer yarıyı aramakla ilgili harika bir animasyon var. Filmin sonu da çok güzel bitiyor, arayışın sonu yani. Seyretmeni isterim.
Şahsen ben yıllarca platonik aşk yaşadım ve platonik aşk hissettiğim tüm o kişilere deliler gibi taptım. İlk aşkımın suratını gökyüzüne baktığımda görecek kadar. Ama surat tüm gökyüzünü kaplıyor öyle düşün. Diğerleri de aynı. Asla belli etmedim ama taptım ve mutlu da oldum. Hayal dünyasında herşeyi ben kurguluyordum, herşey olmasını istediğim gibi oluyordu, acılarım dahil. Aslında tek bir hayale tapıyordum, gerçek insanlara değil.
Seninki de belki böyle olmuştur hep tek bir ideale tapmış, onu farklı hüviyetlerde gördüğünü sanmışındır, aslında karşındaki insanı hiç görememişindir. Ve umarım şimdiki sevgilin insan olarak gördüğün gene de hayranlık duyduğun biridir. Ve insanca- pek insanca aşkınızı yaşarsınız. İnsanın kolu bacağı gibi olan sevgilisi olması pek hoş oluyor :)

Talisman dedi ki...

Aha, green fairy ye değinmeyi unutmuşum bana da verin bi yudumcuk beaaa :)

nautilus dedi ki...

yazıyı baştan sona okuyup, üstüne yorumları da okuyunca kafam karıştı.
köle möle olma aşık olunca. kimse köle olmasın yahu. bir kalıbınının adamı olsun.
köleliğe hayır!

Sindar dedi ki...

Hımm... Sevgili Virgilius... Öyle bir yazı olmuş ki, ben bile inanacaktım neredeyse aşk diye bir şey olduğuna :P

Sevgiler.

polente dedi ki...

Çok uzun olmuş bu şekerim ya, iki seferde falan ancak okunabildi tarafımdan. Sen gene bize gel, daha uzun uzadıya konuşuruk, bir de havalar biraz düzelse de bir nevizadeye mi gitsek pek eski günlerdeki gibi, nostaljik olur hem.

Aşk iyidir bu arada, hele ki o kişiye rastlayıp kendini huşu içinde hissedince.

No More Virgilius dedi ki...

Talisman,
Hoşgeldin diyeyim öncelikle, özlemişim lan seni :-)
Sen yokken ne acı ve ekşi yazılar yazdım, onlarda değil de, umutlu, pozitif bir içerik taşıyan bu post sanki seni çağırdı gibi düşündüm yorumunu okuyunca. Hoş, sen benim hastalıklı halimi seviyorsun esas, sana aykırı gelse de dilerim şimdiki tınıya da alışmakta zorlanmazsın:-)
Platonik aşk, 'imkansız'a karşı tapınılan bir duygu-durum bozukluğu gibi. Bu bağlamda -sana çoook uzun zaman evvel yazmıştım- benim ex-ex-ex-ex vs. bir platonik aşkım vardı, değindiğin hali kendime adapte edebilirim o dönem için.
Green Hell'e gelince, zaten bir yudum yetiyor o zehirden, fazlasında nalları dikme riski var :-)

nautilus,
Pozitif bilimle tatlı kafasını yemiş bir hatunun böyle fizikötesi geyiklerle aklının karışması çok doğal :-) Kölelik mevzunda ise, bu uzzzuuuun postu bir satırda özetlemişsin zaten, bunu da bilimsel yanına borçluyuz:-) Tek istediğim aslında bunu anlatmaktı:-)

Polente'ciiim,
Bana ve tüm hacimli postlarıma katladığın için teşekkür ederim. Aslında daha da uzatılabilirdi, aşk acısı, talisman'ın sözünü ettiği platonik aşk gibi noktalar, hatta insana duyulan (adı konmamış tapınma vâri) aşkın Platon'u Mağara Metaforu ile iyice uzatılması da mümkündü ama onları es geçsem de şimdikinden daha kısa olamadı maalesef.
Bir sonraki davetinde evinizin kapısından iki boğaz/mide girer ancak; bulaşık dert değil diyorsan ona göre aklında bulunsun :-)
Aşk iyidir be.

No More Virgilius dedi ki...

Sindar,
Laf aramızda bu aralar aşk diye bir şey olduğuna ben de inanmaya başladım sanki... Du bakalım ne olacak:)

not: Cayman Adaları için ekşi'de "35.000 kişinin yaşadığı, buna karşın 32.000 uluslararası ticaret şirketi, 550 banka ,900 uluslararası yatırım fonu,400 sigorta şirketi..kısacası off shore merkezlerinin allahı.." yazılı. Artık engin bilgilerini mafyaya mı harcamaya niyetlisin yoksa su altı sporlarına daha fazla zaman ayırmak için mi? Zaten Borneo'daki ormanları da yakıyorlarmış...

fish dedi ki...

talissss geldiğini buradan mı öğrenecektim ...

virgilius um bir adet narsistin psikolojik sadizm uygulamasından doğal ne var...işin mazo kısmı senin karşında duranlara ait olabilir ona bişi diemem...yani bu açıdan gördüğüm budur...

sen bilinçli bir narsistsin...okumuş gün görmüş olanından :ppp

o sebeple her ne kadar zaralıyım desen de değilsin işte...

narsistliğin cahillikle bileşimi çok fenadır...akıllara zarar velhasıl...

insanın kendisini bileni zararsızdır..narsist bile olsa :Ppp

amma inadım haaa...aha

kelebeklerözgürdür dedi ki...

cık...sen gerçeksen ona aitsen (en azından bunu "biliyorsan"), artık o da sana aittir zaten. mülk zaten son tahlilde topyekün ötelerde ve içimizde olanın...

Talisman dedi ki...

Şimdi ALper, Tyler Durden mi gerçek insan mı merak ettim.. Tyler herhal..

meli desidero dedi ki...

sizi yeniden bulmak ne büyük bir saadettir azizim

No More Virgilius dedi ki...

kelebeklerözgürdür,
mülk yazdıktan sonra, etimolojik olarak aynı kökten gelen 'melekut' kavramı üzerine de düşünebiliriz... İşte o zaman, bu postta gevelediklerim bir anlam kazanır: Görünen ve görünmeyen üzerine...
Tıpkı Upanişadlar'da geçtiği gibi:
""Görüneni göreni göremezsin, işitileni işiteni işitemezsin, düşünüleni düşüneni düşünemezsin, anlamayanı anlayanı anlamazsın. Her şeyin içinde var olan, senin özündür. (...) O senin özündür, iç kontrol edendir, ölümsüzdür. O görülmeden gören, işitilmeden işiten, düşünülmeden düşünen, anlaşılmadan anlayandır..."
Upanişadlarla 'melekut' kavramını bağdaştırmak, riskli ve cesaret isteyen bir adım. Ama zaten bu blog zırva dolu, idare et :)

Talisman,
Gregor'un Paul ve Franz'ı vardı ya hani... İşte bunlar da o misal, Virgilius ve Oğuz. Takılıyorlar ara sıra:-)

Meli desidero,
Ne zaman kaybettin? ne zaman buldun? ben her zaman buradaydım:-) Bu blogta sana da ekmek çıkar, takıl! :P

meli desidero dedi ki...

burda kaybetmemiştim ki.. çıkar, buradan kaç fırın ekmek çıkar. oldukça verimli topraklar :)

Lilium dedi ki...

Aşk... Asla tek başına insana yetecek, onu tamamlayacak bir duygu değil. Her aşk tüketmeye, tükenmeye mecbur... Başka şeyler de olmalı, başka şeyler...
Başka şeyler de olur bir gün, tamamladığını sanırsın, tamamlandığını sanırsın. Belki gerçekten tamamlanırsın.
Taparcasına sevmek... Taparcasına sevenlerin hak ettiği değerinden kaybetmek oluyor. Belki gerçekten müstehak.
Tüm doğrularım allak bullak oldu benim. Ne diyorum? Ne demeye çalışıyorum? Bilmem.
Gülümsetti yazın, çoğu yerde. Bir iki yerde buruldum ki bu benimle ilgili olmalı.

Remla dedi ki...

"İki denizi buluşturduk ki birisi tatlı, susuzluğu giderir, diğeri ise tuzlu ve acıdır. Aralarına da görünmez bir perde koyduk ki birbirlerine karışmasınlar (Furkan)".. Kavuşuruz ama kendi meşreplerimizi koruruz (merec el bahreyn)..

No More Virgilius dedi ki...

Lillium,
Gömülü hazineler depremle gün ışığına çıkar bazen. Kaybettiklerimizi ve kazandıklarımızı ele almak...

Remla,
Cousteau müslüman oldu o ayeti okuyup, ben de hem aşık hem de hindu olmaya karar verdim upanişadlardan sona :P

Remla dedi ki...

Öyle miymiş.. Cousteau'nun dininden haberim yoktu.. Herkesi Türk'ten saymak gibi bir şey olmasın bu da?..
Neye aşık, kime hindu olduğunuzun farkındaysanız, bir gram sorun teşkil etmez diyelim biz de..

Kalın aşkla, bekleyin aydınlığı, olun birde iki..