Inside My Shell, I Wait and Bleed...

16 Ocak 2010

Slayer'in 'Not Of This God' Şarkısı Üzerine... (Veya 'Ayakkabıları Delik Bir Maktûl Üzerinden Feci Halde Subjektif Modern Türkiye Denemeleri')

Sevan Nişanyan’ın Taraf Gazetesinden ayrılması/ ayrılmak zorunda bırakılması son dönemin en popüler medya konularından biri. Genel yaklaşımı pek çok kişiye göre küstah ve kışkırtıcı olarak nitelenebilecek Nişanyan’ın, Taraf’taki köşesinde geçmiş tarihlerde yayınladığı iki yazısında (biri bu, öteki şu) dindar kesimin kutsallarına dil uzattığı ve inançlarına saygısızlık yaptığı düşünüldüğünden gazete yönetimince fırça yediği, ayrıca yazılarının açıkça makaslandığı yazıldı kendi blogunda geçtiğimiz günlerde. Sonuç olarak liberal, özgürlükçü, bağımsız ve bu sıfatların hepsinde inatçı ve kararlı olduğunu yayın politikasıyla göstermiş bir gazetenin dahi kendisiyle çelişecek tutarsız bir duruş gösterebileceğini anlamış olduk. Yazının konusu Taraf değil, o gazete zaten kendi kendisinin ağzına sıçtı bu olay nedeniyle.


Sevan Nişanyan kutsal değerlere dil uzatmış deniliyor. Kutsal nedir? Birbirlerine çok benzeyen tanımlar var sözlüklerde, kısaca kutsal; ilahi nitelikte olan, insanüstü özellikler taşıyan, dinî veya inanca konu metafizik kavramlar, eylemler, mekânlar, kişiler, nesneler için kullanılan bir sıfattır. (Ne kadar berbat da olsa bu tanım bana ait.) Tanrı her din için kutsal bir kavramdır, eskiçağ Filistin’inde ilk doğan çocuğu ateşte yakarak Molok’a adamak kutsal bir eylemdir, Kudüs İbraniler için kutsal bir kenttir, Zerdüştilere göre ahirzamanda dünyayı kurtaracak mehdi/Mesih olan Saoşyant kutsal bir kişidir, Hristiyanlar için haç, kutsal bir nesnedir. Tamamı itikat ile ilgili örnekler bunlar, çünkü kutsallığın akıl ile, duyu ile, doğa ile alakası yoktur: Bir şeyin, bir yerin, bir kişinin, bir zaman aralığının, bir olayın kutsal olduğuna inanırsa, iman ederse insan, kutsal olur. Bu cümleyi şimdi aynen ele alalım, ama olumsuzlayarak: Bir şeyin, bir yerin, bir kişinin, bir zaman aralığının, bir olayın kutsal olduğuna inanmazsa, iman ederse insan, kutsal olmaz. İki önerme arasındaki yegâne fark cümlelerin ortak fiilidir, inanmak veya inanmamak, işte bütün mesele bu. Sevan Nişanyan ‘inanmamayı’ tercih ediyor. Dili de sivri adamın, üstelik normalde ağzından bal damlıyor da kutsal değerler söz konusu olduğunda zıvanadan çıkıyor da değil, adamın tarzı o, kendisini ifade ederken alaycı, dalgacı, umursamaz ve iğneli yazıyor. Gazetede benzer üslupla kaleme alınmış farklı konulardaki diğer sivri makaleler değil de, yukarıda linkini verdiğim iki yazısı yüzünden kendisine yönetim tepki duyup kapıyı gösteriyor.


Müge iki hafta kadar önce bir post yayınladı sayfasında: Osman Hamdi Bey’in 1905 senesinde resmettiği dumur edici bir resmini koymuş, dumur olmuş bir şekilde de yorumlamış. Resme bakıldığında bir cami mihrabına yerleştirilmiş rahlenin üzerine oturan hatun kişi, kendisine secde edilmesini bekler gibi bakıyor karşı tarafa, ayaklarının altında, sanki o rahlede daha önce duran ama kadın rahleye geçince yere fırlatıp atılan Kuran-ı Kerimler var. Sanki “senden önce Allaha tapar, onun kutsal kitabını okurdum, ama artık sana secde ediyorum, benim tanrım sensin, bu kitaplar da paçavradan farksız bundan böyle” diyor sanatçı. Bunu şeriatın hüküm sürdüğü bir dönemde, üstelik devrin ileri gelen, Saray tarafından da korunan, görevlendirilen bir sanatçı resmediyor. Müge gibi herkes gayet doğal olarak “Osman Hamdi’yi nasıl timsahlara yem etmemişler, hâlbuki bugün yaşasa Salman Rüşdi gibi katl-i vacip fetvası çıkardı her köşe bucaktan” şeklinde söylenmekte haklı. O beğenmediğimiz dedelerimizin yüz sene evvel bizden çok daha hoşgörülü oldukları muhakkak. Elbette o dönemde de tepki çekmiştir bu eser, ama hem yüz sene evvel google yoktu, bilgi paylaşımı ve iletişim bugünkü gibi değildi, hem de bir şekilde korunaklı kalmış eser de, sanatçı da.


Yukarıda değindiğim Osman Hamdi Bey ve Mihrap isimli tablosu, geçmiş ile ilgili ezber bozan bir etki yaratıyor üzerimizde, yani şeriat kurallarına göre yönetilen dinci ve bağnaz bir toplumda rastlanılması bizi şaşırtıyor, “ulan yoksa bunlar o kadar da radikal değiller miydi?” diye soruyoruz kendimize. Gene de, müteakip senelerde yaşanan istiklal savaşı ve ardından kurulan modern devlette temel alınan Atatürk ilkelerinin en önemlisi laiklikti; dini devlet ve sosyal ilişkilerden ayırıp, tamamen bireysel olarak ele alınacak bir inanç unsuru haline getirmeye yönelik bir adımdı bu ve aslına bakılırsa politik veya sosyal hayatta din adına yapılan her türlü yaptırım, baskı, ceza gibi uygulamalar son planda kutsal değerleri suiistimal etmekten farksız hale geliyordu. Bu bağlamda Atatürk büyük bir cesaret ve kararlılık örneği göstererek ülkeyi laikleştirdi. “Hakikaten laik bir ülke mi oldu Türkiye?” diye sorulabilir, valla bundan fazlası olmaz. Sonuçta kutsal olduğu kabul edilen değerlerin ‘kişilere göre değiştiği’ ve her inancın kendisine iman etmiş kimselerce inanıldığı müddetçe kutsallık içerebileceğinden hareketle, ilahi kavramlar ve beraberindeki itikat çantası ‘kişiselleştirildi’ ve laiklik ülkeye yerleşti. Yerleşti diyorum ama bunca lafı geveleyip sistematik olmasına özen gösterdiğim bu uzun açıklamanın ardından, Sevan Nişanyan’a yapılan muameleyi nasıl izah edebiliriz? Kutsal değerleri hafife aldığı için memleketin en özgürlükçü, dahası bağımsız basın kuruluşunca sansürlenmesi bizi iki sonuca götürüyor:

1- Ne kadar laiklik desek, inanma/inanmama hürriyetinden bahsetsek de dinî ve ilahî olgular insanın en dokunulmaz – dokundurmaz köşesini oluşturur.

2- Din o kadar güçlü bir kavramdır ki, istediğiniz kadar set çekin, sınırlamaya çalışın, yasal takibata tabi tutun, rejim baskısına maruz bırakın; hiçbir işe yaramaz, dışarıdan hiçbir müdahale dinin ve din kiti’nin insan zihnindeki yerini ve önceliğini değiştiremez.


Kutsal kavramların bu kadar dokunulmaz/dokundurulmaz/dokundurtulmaz olmasının en önemli sebebi, kutsalın insanüstü niteliğidir. Profan yaklaşımla idrak etmenin mümkün olmadığı bu durumu inançlı insan iman kelimesiyle açıklar. İlahi kavramlar akıl yürüterek, üzerinde düşünerek, kafa patlatarak oluşturulmaz; tamamen doğaüstü bir takım olayların veya doğaüstü yollarla görevlendirilmiş kişilerin anlatıları, bunlara inanan insanda kozmogoni ve eskatoloji hakkında bir takım inanışlar peydah eder, sonra da o kimse dünyayı bu çerçevede algılamaya başlar. Bu anlayış aşırıya kaçarsa buna fundamentalizm diyoruz, aşırıya kaçmadan da olsa karşı yaklaşımlara gösterilen tepkiye/korumacılığa/sorgulattırmamacılığa dini hassasiyet adını veriyoruz. Humeyni İranı’nın Salman Rüşdi hakkındaki ölüm fermanı fundamentalizme, Sevan Nişanyan’ın Taraf Gazetesinin kapısına konulmasını dini hassasiyet olarak örnek verebiliriz. Şimdi bu satırlar birden Sevan Nişanyan’a yapılan muameleyi mazur hatta hoş gösterir bir hal almaya başladı diye düşünülmesin, burada sadece fikir jimnastiği yapıyorum, seksen yılı aşkın bir süredir T.C. laiklik ilkesi ile yönetiliyor ama üç nesil eskitmiş de olsa insanların zihinlerinde inanca saygı – inanmamaya saygı – inandığını söyleme hürriyeti – inanmadığını söyleme hürriyeti hala muğlâk, belirsiz ve gücü yeten gücü yetmeyene dikta ettiriyor bunu. Orhan Veli bir şiirinde

Kimi peygambere inanır;
Kimi saat köstek donanır;

diyerek meseleyi özetlese de, ilahi kavramlar söz konusu olunca insanlar acaipleşiyor. İşin içine aidiyet ve bağlılık giriyor, insanların kimyası değişiyor. Bunu Mircea Eliade, Ebedi Dönüş Mitosu’nda çok güzel açıklar:


“Geleneksel Bir Kültüre mensup bir insan için yaşamanın anlamı nedir? Her şeyin üstünde, insan-ötesi modellerle uyum içinde, arketiplere uygun yaşamak demektir bu. Dolayısıyla ‘gerçeğin’ bağrında yaşamak demektir anlamına gelir bu, zira arketipler dışında tam anlamıyla gerçek olan bir şey yoktur. Arketiplere uygun yaşamak ‘yasa’ya uymak sonucunu doğurmuştur, zira yasa ilk kutsalın tezahüründen, varoluş normlarının in illo tempore [yani eski zamanlardan- ama o eski zamanlar ‘kutsal’dır,] vahyedilmesinden, bir tanrı yada mistik bir varlığın açıklamalarından başka bir şey değildir.”


Atatürk’ün modern bir ülke yaratmak için en büyük adımının laiklik prensibi olduğuna değindim az evvel. Esaslı bir rasyonalist ve pragmatik olan Atatürk, pozitif bilimler dışında hiçbir inanca inanmıyordu, diğer bir değişle ‘ilahî’ kelimesinin içeriği, O’nun nazarında hurafeden başka bir anlam taşımamaktaydı. Mircea Eliade’nin bahsettiği türden insan kimyasının değişmesine karşıydı o:


“Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”


Bu düşüncelere sahip olan Atatürk, elbette laiklik ilkesini benimseyecekti ve dini kullanan simsarlara da, dini değerleri suistimal edip insanları kandıran kişilere de ancak bu şekilde dur diyebilirdi. Her ne kadar akıl, fen, ilim ve mantık tarafından oluşturulmamış ve tümüyle farklı bir niteliğe sahip, insanüstü unsurlar taşısa da, ilahi değerleri felsefe ile karıştırıp


Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır.


şeklinde çelişkili bir özdeyiş buyurup anlam karmaşası yaşamış/yaratmış da olsa, son planda şu sözü laikliğin neden önemli olduğunu ve benim de bu noktaya kadar böylesine baskın bir şekilde üzerinde durduğumu açıklıyor:


Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hâkim olunamaz.


Buraya kadar olanları özetleyelim:

1- Laiklik en önemli ve gerekli Atatürk ilkesidir.

2- Sevan Nişanyan’a reva görülen muamele laikliğe aykırıdır.

3- Atatürk’ün Harp Akademisi'nden mezun olduğu ve merkezi Şam'da bulunan Beşinci Ordu emrine verildiği 1905 senesinde Osman Hamdi Bey’in resmettiği Mihrap isimli tablo o zaman var olmayan laiklik ilkesine uygundur, tepki göstermeyip evini yakmayan, sanatçıyı kazığa geçirmeyen insanlar da gayet laik tiplerdir.


Akıl yürütmeye devam edelim.


Halk nazarında kutsal değerler bütünü olan dini, insanüstü ve akıl üstü boyuttan indirip, etkisini ve bağlayıcılığını birey bazında ele alan, inanma ve inanmama özgürlüğünü vatandaşlarına veren, inancı kişiselleştiren ve ‘birey’ olma yönünde en büyük aşama yaratan laiklik ilkesi, geleneksel bir toplumun hayatında devasa bir boşluk yarattı. Daha evvel insanlar kutsala laf söyletmezken artık kutsal ‘kişiye göre değişir’ şeklinde ele alınmaya başlandı ki, yüzlerce yıllık geleneği, anlayışı yıkınca, herkes bir aptallaştı. Ama Atatürk gibi bir deha bu duruma elbette hazırlıklıydı: 19. yüzyıldan itibaren Batı’yı avucuna alan Milliyetçilik, kendisinin din yerine ikame edeceği yeni olguydu. İşte, laiklik gibi en önemli ve gerekli ilkesinin yanında, en büyük hatasını da bu oluşturdu: Milliyetçilik. Bu bölümde açık bir historisizm yapacağım; tarihi yargılarken en büyük hatalardan biridir ve ben de bunu savundum bugüne dek, lakin ‘bugünün şartları, koşulları, birikimi ve anlayışı ile, geçmişi o dönemim şartlarını, koşullarını, birikimini ve anlayışını dikkate almadan yargılamak’ olarak tanımlayabileceğim (tanım bana ait.) historisizme bir tarihçi olmasam da ucundan dokunmak zorundayım. Evet, o dönemin modası milliyetçilikti, evet, bütün dünyada din savaşları yerini ulusal devlet savaşlarına bırakmıştı, evet, Atatürk’ün ideolojik fikir babası olan Ziya Gökalp katı bir nasyonalistti. Bunları anlıyorum, kabul ediyorum. Fakat kabul edemediğim, Atatürk’e yakıştıramadığım şey şu: Atatürk gibi gerçek bir dahi, bir ulusu yokluğun içinden çekip çıkarmış ve O’na yeni bir ruh üfleyip hayat vermiş biri, nasıl olur da, ilhamını gökten ve gaipten almayı bıraktığını söyledikten sonra yeni ilhamını milliyetçilikten, yani milli olanın üstünlüğü ve bu üstünlük iddiasının halkta birleştirici bir etki yaratacağı iddiası ve inancından alabilir? Bu noktada milliyetçilik üzerine bir şeyler gevelemek gerekiyor.


Milliyetçilik; kısaca dil, din, ortak tarih ve kültür öğeleri ile topluluğun birlikte yaşama ve varlığını sürdürme ülküsüne denir. (bu tanım da bana ait, ulan ansiklopedi gibi adamım be…) Binlerce yıllık insanlık birikimi ve mirası olarak niteleyebileceğimiz tarihe baktığımızda, milliyetçiliğin, yani insanların kendilerini mensubu gördükleri milletlere ayrılıp o şemsiye altında mutlu, mesut, umutlu ve güçlü hissetmeleri, topu topu iki yüz yıllık bir hadise. Tarihte daha önce milliyetçiliğin esamesinin okunmaması tuhaf gelmiyor mu allahaşkına? Milliyetçilik, ‘milli’ değerlerinin diğer uluslarınkine üstünlük iddiası taşır; ‘o’ millet diğerlerinden daha üstündür, daha ayrıcalıklıdır, çünkü daha akıllıdır, daha erdemlidir, daha başarılıdır, daha bilmem nedir. Her topluluğun böyle bir iddiası olmuştur elbette, ama bunu “x dilini konuşan, x topraklarda yaşayan ve x kültürü benimsemiş insanlar, diğer topluluklardan daha üstündür” önermesiyle yapmak, daha evvel kimsenin aklına gelmemişti. Neden gelmemişti peki? Her şeyin başında insanlar kendilerini geliştirmek için hiçbir gayret göstermeden, çalışmadan, uğraşmadan başkalarından ÜSTÜN olunabileceği safsatasına inanacak kadar aptal değillerdi. Beceri, hüner ve hikmet, eğitime, çalışmaya ve gelişmeye bağıdır. Eski insanlar ‘doğduklarında’ içinde bulundukları toplumun niteliklerine göre kendilerini diğer halklardan yüksekte görmezlerdi, çünkü en adaletsiz kişi dahi bilir ki Japon ya da İspanyol olarak doğması onun elinde olmadığından, Japon’un İspanyol’a, İspanyol’un da Japon’a üstünlüğü olamaz. Kim iyi top oynarsa maçı o kazanır, kim ileri teknoloji ile laptop yaparsa, diğerine satıp, parayı cebine koyar. Kimisi de vardır ki ne top oynayabilir, ne de laptop imal eder. Fakat bu üçüncüsü de bir konuda, hatta her konuda ÜSTÜN OLMAYI CANI GÖNÜLDEN ARZULAMAKTADIR. Ne var ki, elinde tutunacağı bir argüman kalmaz, bulamaz. İşte bu üçüncüler için Pascal, Düşüncelerim’de o enfes tespitini yapmıştır:


“İnsanoğlu büyük adam olmayı şiddetle arzular, fakat bir gün anlar ki sadece bir küçük adamdır; mutlu olmak için heveslerle doludur fakat bir gün anlar ki sadece mutsuzdur, mükemmel olmak için ihtirasla yanar fakat bir gün anlar ki sadece kusurlarla doludur; insanlar tarafından sevilen ve sayılan bir kimse olmak için her zaman ümitle yaşar fakat bir gün anlar ki kusurlarından dolayı sadece insanların hoşgörüsüne layık görülmektedir...
İşte, dışına çıkmaya imkân bulamadığı bu utanç duygusu o insanda kuvvetli bir adaletsizlik ve yıkma ihtirası yaratır, çünkü bu durumda o kendisini kusurlarından dolayı mahkûm eden ve bunun kabahatini kendisine yükleyen gerçeğe karşı bitmez tükenmez bir nefrete bürünmüştür.”


Fert bazında yaşanan umutsuzluk ve çaresizlik, bir tür sefalet kardeşliği nevinden o topluluğun ihtiyacı olan ülküyü ve ideali ‘milli’ değerler üzerinden edinmeyi zorunlu bırakır kişilerde. Milliyetçiliğin ön plana çıktığı tüm durumlar, ezik veya mağlup toplulukların sarılacak başka bir şeylerinin bulunmadığı süreçlerde yaşanmıştır. Bismarck dönemi Almanyasından Hitler’in III. Reich’ına, Araplar Osmanlıya isyanından, ihtilalin ardından bütün dünyayı kendisine düşman olarak gören milliyetçilik fitnesinin tetikleyicisi Fransızlara kadar, tüm uluslar aynı ülkü etrafında odaklanmışlardı. “Gerçekte en önde gelen millet biziz.” Eric Hoffer’in bu konudaki ifadeleri ise bu düşünceyi destekler mahiyette:


“Bir insanın kendi mükemmelliğine olan inancı ne kadar zayıf ise, ulusunun, dininin, ırkının veya inandığı kutsal amacın mükemmelliği yönündeki iddiası o kadar kuvvetlidir.”


Burada bir ayrıma parmak basmak gerek: Milliyetçilik yurtseverlikten farklıdır. Yurtseverlik kısaca vatanını sevmek demektir, yaşadığı, geçimini sağladığı, nefes aldığı yaşam alanı. Bunu sevmekten doğal bir şey olamaz. Biri Kayseri’lidir, diğeri İstanbul’lu, bir başkası Kıbrıs’lı. Elbette sevecek, hayatı, mutluluğu, hüznü orada geçmiş, orada ekmek yemiş, para kazanmış, ağlamış: hayatının parçası olmuş o vatan. Bundan daha doğal bir şey yok. Fakat bir kavram kargaşası sonucunda insanların düşünce yapıları evrime uğrayınca, olay çığrından çıkıyor ve yukarıda “Atatürk nasıl bunu öngöremedi?” diye sitem ettiğim noktaya dönebiliriz:


Laiklik ilkesi ile toplumun üst otoritesini belirleyen ve hem sosyal hem de siyasal hayatta belirleyici rol oynayan dini/ilahi unsurları ortadan kaldıran ve kutsalı gökteki şemsiyeden alıp kişilerin vicdanlarına indiren Atatürk, çözümlediği din çerçevesinin yerine bu defa milliyetçiliği koydu; John Lukacs'ın 'Yirminci Yüzyılın Ve Modern Çağın Sonu'nda söylediklerini bu bağlamda ele almak zor olmasa gerek:


“Yurtseverlik dini inanç yerine geçemez, ama milliyetçilik çoğunlukla onun yerini alır; pek çok insanın duygusal -en azından yüzeysel- ruhsal ihtiyaçlarını tatmin eder.”


İşte şimdi dananın zırt dediği yere geliyoruz: Atatürk laiklik ile ilgili olarak gayet haklı bir şekilde “din ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç kimse, hiç bir kimseyi ne bir din, ne de bir mezhep kabulüne zorlayabilir. Din ve mezhep, hiç bir zaman, siyaset aracı olarak kullanılamaz.” derken, milliyetçiliği vicdanlara bırakmayıp milliyetçiliği dinin yerine koydu. Ne mutlu Türküm Diyene sözüyle Türk olmaktan ziyade Türk hissetmeyi yüceltti. Atatürk Milliyetçiliği olarak bilinen akımın etnik ve ırksal ayrımcılığa karşı olduğu yazılsa da bir yandan “Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi” kuruldu ve Türk ırk yapısı (kafatası ölçmek gibi) belirlenmeye çalışıldı, hatta daha sonra bu çalışmalar “Türk Antropoloji Mecmuası”nda neşredildi. Amaç, milliyetçiliği somut ve bilimsel bir temele yerleştirmekti ama tek başarı türk insanının brakisefal [yuvarlak] kafatası yapısına sahip olduğuna ulaşmak oldu. Bu çalışmalar yavaş yavaş, milliyetçiliğin sonraki aşamalarına doğru genişledi: Önce şovenizme, sonra etnosentrizme vardı. Öyle ki bu ülkede artık Türk olmamak ayıptı, Türklüğü yüceltmemek kabahatti, dünyadaki tüm yabancı devletler düşman, milletler de bize uyuzdu.




İçe kapalı ve [tıpkı bir kutsal gibi] sorgulanamaz bir nitelik kazanan milliyetçilik, bu ülkenin dini olup çıktı. Artık dine veya ilahi nitelikteki değerlere değil, milli unsurlara hakaret, çok daha büyük bir tepki yaratıyordu. Zaman içinde oluşan konjonktür de bu beşeri kutsalın zihinlere iyice kazınmasına yardım etti: Kıbrıs meselesinde Batının durduğu/tuttuğu taraf, Ermeni meselesinde sesimizi duyuramamak ve son olarak da PKK- Güneydoğu sorunu. Evet evet, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktu. Anayasa’da dine dair tek bir atıf bulunmasa da değiştirilemeyecek hükümlerden olan 2. maddede Atatürk Milliyetçiliğine vurgu vardı.


Şimdi, toparlayalım bu uzun yazıyı. Çok dağıttık.


Temelini ilahî (insan dışı /insan üstü) köklerden alan kutsal değerleri yok sayıp/feshedip, onların yerine tamamen beşerî (insan ürünü) kutsal değerleri koyunca, insanların sadece inandıkları, öncelik verdikleri, uğrunda mücadele edecekleri, savaşacakları, kan dökecekleri objeler değişir. Yoksa insan değişmez. O her zaman idealden uzak, [gelişim gibi] ütopik yaklaşımlardan beridir.



Bu yazı, bir ocak ayında yazılıyor. Ocak ayı epeyce kanlı bir aydır bu ülkede. Uğur Mumcu gibi olağanüstü bir adamı ortadan kaldırdılar. Gaffar Okkan gibi devlet-halk arasındaki tampona kıydılar.


Şu adam ise, 'Türk'ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur” diye yazdı, sonrasındaki süreçte hedef gösterildi, ardından ultra milliyetçi bir kumpasla öldürüldü. Kutsallarına hakaret edildiğini düşünen kimi insanlar, Hrant Dink’in katlini vacip görmüşlerdi. Hrant Dink’i öldüren çocuğu, o katili güya yakalayan ama aslında kahraman gibi karşılayan jandarma ve polisleri, sonrasında şarkıcısı-türkücüsü, yazarı ve bilmem kimi, bu cinayete sahip çıkıp kutsayan insanları anımsayın.






Atatürk’ün modern Türkiyesi’nde dini kutsallar için pek çok cinayet işlendi bugüne dek. Daha da işlenir. Fakat bu caniler, suç işlendiklerinin bilincindeydiler hep. Yaptıklarına kimsenin arka çıkmayacağını biliyorlardı. Zaten marjinaller dışında kimse de onları savunmadı, desteklemedi.


Milliyetçiler ise, “her şey vatan için” sloganıyla yola çıkıp “mevzubahis vatan ise, gerisi teferruattır” açıklamasını yapıp, kendilerince vatanı düşmanlardan kurtarıp milli değerlerine sahip çıkarak diledikleri gibi davranmayı hak gördüklerinden, hem bununla övündüler, hem de kendilerine devlet ve rejim ve hatta halk, aleni arka olarak arka çıktı. Çünkü bu ülkenin kutsalı milliyetçilik ve Türklük oldu.


Elhamdülillah Türküz diyecek milyonlar yarattık… Aferim bize.


Şimdi Slayer söylüyor bizler için;


False god, sorcerer, free thought torturer,

embedded in the mind of the masses.

Outcast, conjurer, spineless provocateur,

engulfed in narcissistic madness.


Sevan Nişanyan’ı da birisi öldürecek olursa, dine karşıt söylemleri yüzünden değil, “bu ermeni köpeği ne hakla dinime laf atıyor?” diye düşünen bir milliyetçi olacaktır katili.


26 yorum var:

JoA dedi ki...

virgilius, bu uzuuuun yazıyı okuyup yorum yapacak gücü kendimde bulabildiğime göre epey iyileşmiş olmalıyım. senden fırça yeme pahasına yorum yazmaya karar verdiğime göre de deli olmalıyım:)

birkaç yıl önce psikolojide ikame kavramıyla ilgili bir makale okumuştum. "yerine koymadan kaybedemezsiniz" diyordu. örnek olarak da bir annenin evlat acısının ancak yeni bir çocuk doğurarak az da olsa hafifleyebileceğinden bahsediyordu. ama ikame her zaman hayırlı olmuyor anlaşılan. çünkü aynı örnek üzerinden gidersek, çocuğunu kaybeden anne, yeni çocuğunun üstüne fazlasıyla titreyecek ve muhtemelen işi paranoyaya dökecektir. insan psikolojisi böyleyse bu iş nasıl çözülür bilmem. çatlak sesler birer birer yok edilirken ve insan kendine tutunmakta zorlanırken üstelik.

aslında bir süredir sana niteliksiz adam'ı okumalısın demek istiyor ama şerrinden korkuyordum:) artık böyle bir şeye de gerek kalmadı zaten. gördüğüm kadarıyla musil ile senin arandaki tek fark onun 1000 sayfalık bir roman yazacak kadar azimli olması. saygılar, sevgiler...

eczahaneci dedi ki...

emel in bu uzun yazıyı okuyup seninle sevişmek istiyorum demesini bekliyorum. ben okurken pascal kısmında uyumuşum,rüyamda pascal bizi disco ya götürüyordu,dinamo kiev e nefis aşırtma golünü ve panenka penaltısını atıyordu.yazdıklarını tam anlıyorum derken aslında anlamadığımı anlıyorum.slayer şarkısı güzel.anlamı anlamsız...

No More Virgilius dedi ki...

JoA,
böyle iltifatlar yağdırarak kendini fırça yemekten koruyamazsın. Hakettiğini düşündüğüm anda hiç acımam, harcarım, commandante bile kurtaramaz seni. (gene de saygılar ona)
Musil demişsin, tüylerim diken diken oldu: O manyağın "Üç Kadın" isimli üç ayrı kadının hikayesini kaleme aldığı kitabını okudum geçenlerde, hasta o adam. Üslubu, kasveti, daha önce sadece KAfka'da gördüğüm detaycı obsesif ısrarı ile tam bir ruh hastası. Bendeki etkisini tekrar edecek mi diye anneme verdim, (malum anneler her şeyi bilir) okusun ne diyecek acaba diye, öykülerden birini bitirmiş ve ilk yorumu 'bu heriften nefret ettim, iyi ki daha evvel okumamışım' oldu ama kitabı geri vermeye de yanaşmadı, diğer öyküleri de okumak istiyor, David Lynch etkisi yaratmış kitap onda. (David Lynch'in ismini ben hatırlattım, yaşlandı kadıncağız.)
Son olarak, bu yazıyı okuyabildiğine göre cidden iyileşmişsin sen.
Sevgiler ve saygılar benden:)

eczahaneci,
Emel'e o kadar dedim mail yaz diye ama benim beyim kıvrımlarımla ilgileniyor anladığım kadarıyla, ben ise kadında başka türlü kıvrımlar ararım. Beklentilerimiz farklı sanırım :)
Yanız, allahı var, Dinamo Kiev'e attığı aşırtma cidden emsalsiz güzellikteydi nutella renkli discocunun :)

JoA dedi ki...

sevgili virgilius (bak ne güzel girdim lafa), ben sadece musil dedim. sen manyak, hasta, ruh hastası demişsin. şimdi ben iltifat mı etmiş oluyorum yani? :-P

musil gerçekten tuhaf bir adam. ama analiz kabiliyeti ve bunu daldan dala konarak anlatması, sonrasında bir şekilde birleştirmesi, benzetmeleri, dili, uzun cümleleri insana gerçekten "ben bunu niye okuyorum?" dedirtiyor. ama annende de olduğu gibi, bırakamıyorsun da elinden. tıpkı sen:)

sen comandante'yi ne zannediyorsun? en çok o eğleniyor fırçalarla:)

No More Virgilius dedi ki...

JoA,
Kendimi (daha doğrusu blogunu) bildim bileli blogunun köşe bucağında Musil alıntıları görüyorum. O manyağa manyak gözüyle bakmıyor ve kibarca 'tuhaf' olarak sıftalandırabilirsn ama bu iltifat amaçlı 'Musil' dediğin gerçeğini ortadan kaldırmaz. Sadece cenazesine yalnız sekiz kişinin katıldığı, kimine göre açlıktan-bakımsızlıktan ölmüş bu adamla benzeşmek hoşuma gitmedi.
Eskiden Schopenhauer gibi yazardım, hem o zaman bir sevgilim de olmadığımdan alayına kayardım :) Şimdi devran değişti, böyle oldum. Ben sonradan bozuldum JoA :)

Commandante'ye tekrar saygılar.

JoA dedi ki...

haklısın, blogumda musil alıntıları var. ve sanırım blog yazılarımda da en çok referans gösterdiğim kişi sensindir virgilius. bak bir benzerlik daha:)

tabii ki sonunuz benzemesin. benzeyeceğini de hiç sanmıyorum. allah güzel ve sağlıklı bir ömür versin sana. değişen devranın tadını çıkarmanı dilerim. ben okurken çıkarıyorum doğrusu:) bilmukabele efendim.

Fortunata dedi ki...

24 Ocak yaklaşırken bu yazı gayet can yakıcı olmuş.... Bir solukta okudum. Osman Hamdi başını kurtarmış ama sen biraz dikkat et lütfen... Uzun süre yaşamanı isterim sevgili Virgilius...

No More Virgilius dedi ki...

Fortunata,
bazı şeyler yazılmazsa, söylenmezse değeri yok.
Bir milyon kişinin green card başvurusu yaptığı bu ülkedeki çelişkiler yumağı, "mutlu azınlığın" yarattığı göz boyamasıyla kapanamayacak kadar büyük bir kaosun da sebebidir.
Hem uzun, hem mutlu yaşayalım fortunata:)

Evli Adam dedi ki...

Yazıyı -itiraf edeyim- 4 seferde okudum.

Pascal alıntısına takıldım. Belki kitabın tamamını okumak lazım, güdük kalabilir yorumum.

İnsanın mutluluğu, sevilip saygı görmeyi istemesi, büyük işler başarma arzusu ve bunların tam tersini yaşadığında/hissettiğinde öfke duyması, kişinin kendisini hayatla nasıl konumlandırdığı, onu nasıl algıladığı ve kendi defolarını bilip bilmemesiyle ilgili.

Umutsuzluk ve çaresizlik hissinin, ve hayata karşı duyulan yorgunluk/bıkkınlık hissinin, ya da pessimist olmanın, ya da durup durup çok kötü hissetmenin altında bu yukarıda anlatmayı becerip beceremediğimi bilmediğim şeyler yatıyor bana kalırsa.

Büyük usta Bruce Lee der ki: Su gibi ol! Su herşeyle uyumludur, yolunu bulur, olmazsa yolunu kendi yapar, o da olmazsa yıkar geçer, yıkamazsa etrafından dolanır. Allah mekanını cennet etsin.

Bu kadar uzun yazıdan ve konulardan cımbızla çekilmiş gibi buna takılmış olmam da muhtemelen çevremdeki/okuduğum insanların sıklıkla mutlu olmayan yazılarından kaynaklanıyor.

Pascal deyince benim aklıma tombala gelirdi, şimdi kitabına da bir bakmak lazım galiba.

No More Virgilius dedi ki...

Evli Adam,
Sözü edilen alıntıyı yaklaşık 15 yıl önce Eric Hoffer'in "Kesin İnançlılar" isimli kitabında okumuştum. Aynı kitabın bir başka yerinde gene Pascal'ın "bütün insanlar doğal olarak birbirlerinden nefret ederler" değişi de iktibas edilmişti. Bu iki alıntı yüzünden kitabını (Pensees) aradım, seneler sonra da 'Düşünceler' adıyla yayınlandığını gördüm, alıntıları aradım, içinde buldum.
Aforizma tarzında yazılmış, olağanüstü bir kitaptı, kendi adıma çok etkilendiğimi ve başucu kitaplarımdan biri yaptığımı da belirteyim.
Kitabın tamamı karamsar, mutsuz ve depresif değildir.

Şu an yanımda olmadığından tek bir cümlecik yazayım aklımda kalan ve bdeğindiğin nokta ile ilgili:
'Dünyada görmek isteyen için yeterince nur, ve gene görmek isteyen isteyen için yeterince karanlık mevcuttur'

Son olarak, ulan kırk yılın başında ciddi bir yazı yazdık kimsenin tikinde değil! Biri tombala der ötekisi dinamo kievden bahseder :)))

Şakası bir yana, saygılar:)

metin dedi ki...

Yorum yazdım ama uçuverdi. Aklımda kaldığı kadarıyla toparlayayım:

Tam Virgilius'a yakışan, dört dörtlük bi yazı olmuş.

Ben yazının anafikrinden uzaklaşma pahasına, tek bir laf edeyim. Alla turca laiklikten hazzetmiyorum. O, benim anladığım manâda bir laiklik değil. Tarihselci baksam da bakmasam da böyle.Ve bunun böyle olmayışı, ulus-kurucunun bilinçli tercihi bence.

Milliyetçiliğe gelince... bu ülkeyi batıracak diyorum başka şey demiyorum.

Sevgiler.

metin dedi ki...

Yorum yazdım ama uçuverdi. Aklımda kaldığı kadarıyla toparlayayım:

Tam Virgilius'a yakışan, dört dörtlük bi yazı olmuş.

Ben yazının anafikrinden uzaklaşma pahasına, tek bir laf edeyim. Alla turca laiklikten hazzetmiyorum. O, benim anladığım manâda bir laiklik değil. Tarihselci baksam da bakmasam da böyle.Ve bunun böyle olmayışı, ulus-kurucunun bilinçli tercihi bence.

Milliyetçiliğe gelince... bu ülkeyi batıracak diyorum başka şey demiyorum.

Sevgiler.

metin dedi ki...

Ha bir de sevgili Virgilius, ben doğrusu şaşırmam "Mihrap"a falan. Osmanlı'yı önyargılardan sıyrılıp "oku"maya çalışmamın etkisidir bu şaşırmayış. Sözde-aydınlanmayla gele gele bu noktaya gelmişiz. Bir din "git"miş, başka din gelmiş. Çok daha totalci, dünyevi bir din. Dünyeviliğiyle doğru orantılı olarak, son derece kısıtlayıcı, son derece kapsayıcı, son derece durağan, zihinleri ve ruhları son derece öğütücü, kan dökücü bir din. Milliyetçilik de bu dünyevi dinin temel dayanak noktası zaten.

No More Virgilius dedi ki...

Metin Bey 1,
Her şeyimiz Fransadan copy-paste edilmiş, üniter yapımızdan laiklik anlayışımıza kadar. Barı fransız kadınlarını da alsaydık da bu işin tadına varsaydık hocam!

metin bey 2,
bu yorumunuzla benim altı A4 kağıtta toparlamaya çalıştığım yukarıdaki yazıyı fevkalade özetlemişsiniz, saygılar efendim.

Evli Adam dedi ki...

Tam böyle kitap okumayı komple bırakmanın hayırlı bir karar olacağı düşüncesini taşıyorken böyle yazılar/öneriler dengemi bozuyor benim. Bir de Joa şeyediyor böyle alıntıları bazen, görmezden gelmekte buluyorum çareyi ama ne mümkün.

Tesadüf bu aralar Osman Hamdi okunuyordu evde, Mihrap resminin hikayesini uzun uzun anlatıyor. Oturan hatunun ermeni olduğunu, poz vermeye zor ikna ettiğini, resmi yaptıktan sonra epey bir hengame koptuğunu, lakin bir şekilde atlatıldığından bahsediyor. O kadar da hoşgörülü değilmiş yani çevre. Ama gene de atlatılabilmiş olması bir mucize.

Osman Hamdy iki kere evlenmiş, iki hatun da fransızmış bu arada; Maria namzet dilberler.

Metin Bey'ciğim fransız olsaydık milleyetçi olmaktan bir şikayetimiz olmazdı bana kalırsa, Monica ablamızı da vatandaşlığa alırdık, konu kapanırdı.

Ciddi yazıyı sulandırdığım için affınıza sığınır, uzarım ikiletmeden.

Saygı bizden

Can dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
No More Virgilius dedi ki...

Evli Adam,
Yok be, kimseye kitap öneriyor değilim, sana yazdığım önceki yorumuma baksana, sözünü ettiğim iki kitaptan birini 15 sene evvel, ötekini de ondan bir kaç sene sonra okumuşum ki, bu da "cepten yediğimi" gösterir. Hem kitap okumak, hele çok okumak hiç iyi değildir. Uzun zaman evvel şöyle yazdım:
http://postmortemofvirgilius.blogspot.com/2006/11/bacona-reddiye.html

Velhasıl, iki, hadi olmadı bir fransız bulamadık diye gençliğimizi kitaplarla ziyan ettik, sonrasında pıtrak gibi açılmaya niyet ettik ama o zaman da göt göbek kocaman oldu, neyse şimdilerde bizi sevgili diye kabul eden bir hatun bulduk da huzura erdik.
(Ciddi yazı böyle sulandırılır işte:)))

Can,
Senin yazının da başlığı pek güzel olmuş:)
Bastırılmış bir gençlik göremiyorum ben, bir kısmı kandırılmış, diğer kısmı uyutulmuş görünüyor benim buradan.
Bir de Atatürk'e dil uzatmak değil benimkisi, nankör değilim, adam yokolmak üzere olan bir halkı sıfırdan yarattı/kurguladı. Ama 'kutsal' olan eleştirilemez, halbuki ne insan, ne de insan eseri olan bir şey kutsal değildir. Bu nedenle Atatürk dahi eleştirilebilmeli.
Not: Bu eleştirinin sınırları, "5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun" tarafından çizilmiştir zaten. Mesela Kanunun 1. maddesi şu:

Madde 1- Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk'ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir.

Yukardaki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.

Öyle işte...

Can dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Gia dedi ki...

Son dönem yaşananlardan dolayı gerçekten kızgınım. Hani çok sinirlisindir biri çıkar sinirlendiğin kişinin ağzını burnunu dağıtır sen de “ohhh ellerine sağlık “ dersin ya ( ben öle demem aslında anlatımı güçlendireyim dedim :P) işte aynen o rahatlama duygusu ile okudum yazını geçen gün. Kıvranıp durduğum ve tam ifade edemediğim duyguların yazılı halini bulmuş oldum böylece.

Farklılıklara karşı oluşan ve gittikçe artan bu tahammülsüzlüğe bir anlam veremiyorum. Kelimeler değil de sanki önyargılar konuşuyor. İki grup toplanıyor biri “Kahrolsun Amerika” derken karşıt bir grup toplanıp “ Kahrolsun PKK” diyor (protesto gösterisi düzenleyen herkes bölücüdür düşüncesinden mutevellit..)ve sonra linç kültürümüz devreye giriyor… Kim neyi savunuyor kim neden saldırıyor belli değil. Birileri çıkıp Romanları burada istemiyoruz diyor başkaları Kürtleri istemiyoruz diyor ve tekrar linç kültürümüz hortluyor. İnsanlar kamyonlara doldurup başka yerlere gönderilirken bize olanlara bir anlam vermeye çalışmak düşüyor.

Bir öfke nöbetine tutulmuşuz sanki ve bu kontrolsüz öfke sistemin hoşuna gitmeyen her söylemin, hareketin karşısına dikilmekte.

Halk ozanı Kaygusuz Abdal ın Tanrı üzerine bir şiiri var ki açıkçası buradan yazmaya ben korktum ama o kendi döneminde yazabilmiş. Peki o halde nerede kaldı bu muasır medeniyetin seviyesi?

Keyifle okuduğum ve okuttuğum bu yazı için teşekkürler.
Ha bu arada seni özledim :)

Evli Adam dedi ki...

Cepten yeme konusunda kendi adıma da aynı şeyi söyleyebilirim. Diğer taraftan, yaşla birlikte artan tecrübe ve diğer kazanımlarla (göt göbek kısmı hariç) bu eksiğimi kapatmayı becerebiliyorum galiba.

Yorumlarda, "daha önce yazmıştım bak" diye verdiğin linklere bakmaktan korkuyor insanlar, meğersem çerez kısalığındaymış. Haklıdır yazı.

Açılma niyeti devam ediyorsa hallolur o, kolay iş. Bilgi paylaşımı denen birşey var değil mi :)

Tabii, okuduğum kadarıyla hatundan çekindiğin gibi bir intiba edindiğim için buna bir yorum yazmanı da beklemiyorum.

"Sulandırmak bizim işimiz" Bunu slogan olarak arabama yapıştırsam olur valla.

sarya dedi ki...

Sevgili virgiliüs ha bugün ha yarın derken nihayet fırsat bulup okuyabildim. biliorsun senin yazıların en sona saklanıyor. :)Valla ne diyeyim uzun yazıydı ama bir solukta okudum emeğine sağlık.

izninle bende bir şeyler diyeyim; bir zamanlar herkes tarafından kabul görülen kutsal değerler artık günümüzde kutsiyetni yitirmek üzere. o yüzden kutsal kelimesinin ne üzerine oturtulduğuna dair bi açıklama yapmak zor. kanımca yanlış olan ve yıllarca bize yanlış öğretilen şey kutsal olan değerlerin soru götürmez tartışılmaz bir şekilde öğretilmesi. zamanla kutsal değerlerin neden kutsal olduğunu unutur hale geldik mesela yazıya göre Tanrı bütün dillerde kutsal .. bize öğretilen o kutsiyete soru sorulmaması idi ve bu en yanlış öğretiydi. soru soran sorgulayan bir toplum olmaktan uzaklaştırılıp körükörüne inanan/inanmayan insanlar haline geldik.

Yazının devamı için söyleyecek tek şey var. Atatürk idealist ruhu olan büyük bir liderdi. hedefleri vardı. inanmak kalben olması gereken bir kavram. iman ben inandım/inanmadım diyerek olacak bir ey değil. söylediğinizin kalben onaylanması kalp tarafından mühürünün basılması demektir. İnanaçlar insanların kendisini bağlayan bir kavram başkası hakkında bir hüküm vermenin imkanı yok. Atatatürk sadece görünene inanırdı belki ama burada unutulmaması gereken şu Atataürk ne kadar iamn etti bilinmez ama arkasındaki halkın imanı çok açıktı. Atatürk imanlı bir halkı arkasına alarak hedefine doğru yürüdü. ideallerini onlarla birlikte gerçekleştirdi. bu asla unutulmamalı

insanlar yaşamının bir evresinde mutlaka arkaya dönüp bakar yapmak istediği herşeyi yaptığı/yapamadığı zaman tutunacak bir yer arar. bu insanın ftratında vardır. iman etmeye insanın ihtiyacı vardır. insanoğlu inanamya herzaman muhtaçtr. inanmıyorum diyen bile gizli olarak inanmadığına inanarak bu ihtiyacını giderir.

ne kadar büyük olursan ol bir gün ne kadar küçük olduğun anlaşılır. ve zayıflığın ve acziyetin ortaya çıkar işte o vakit yöneleceğin tek bir yer kalır. yaratıcının ilahi huzuru. onun karşısına çıktığında gücünde güçsüzlüğünde ortaya çıkar. insanoğlu ne kadar itiraz ederse etsin gideceği tek yer onun yanıdır. başka bir alternatifi yok.

yeter mi yeter. kahvemde buz gibi oldu. tazelemek gerek.

kal sağlıcakla.

No More Virgilius dedi ki...

Can,
neden sildin yorumlarını, zarf atıp ağzımdan laf mı alacaktın yoksa:) Ben herşeyi ortadan söylüyorum zaten :)

Gia,
Linç kültürü dediğin gibi tahammülsüzlüğün sonucu oluyor. İşin enteresan kısmı, bundan yana olmamak bir tür mahalle baskısıyla bile karşılaşılmasıyla bile neticelenebilir. Ayrıca grup psikolojisi çok önemli bir husus, genel kural 'bir kitle hareketinin duygu ve düşünüş seviyesi, o grubu oluşturan en düşük zekalı insanınkine eşittir." olarak ifade edilebilir.
Sonrasında "e biz bu boku niye yedik?" diye dahi sorgylamamak ise, en fenası. Artık mesele klinik bir hal almış oluyor çünkü, işte şimdi durumumuz bu hale geldi.
Beni özlediysen msn'deki block'unu kaldırayım, biraz laflayalım :P
(biliyorum çok adiyim ama beni böyle seviyorsun sen)
:-)))

Evli Adam,
Yok ben tövbekarım, senin blogunu bile her defasında hızlı hızlı okuduktan sonra sayfayı kapatıp ayetel kürsi mırıldanıyorum içimden :)
(sen benim eski halimi bilsen, o hooooo)

sarya,
Ben de "ne oldu bu kıza, başına bir şey gelmiş olmasın" diye endişe ediyordum :)
Bak güzelim, bir daha yazıyorum, bana katılırsın, katılmazsın o senin bileceğin iş:
"İlahi" olan kutsallar sor-gu-la-na-maz. Eleştirilemez. Değiştirilemez. Değiştirilmesi teklif dahi edilemez.
Neden?
Çünkü "ilahi" olan, "insani" değildir, insan ürünü değildir, "insan" düşüncesince oluşturulmamış, düzenlenmemiştir. Tanrı veya manitu veya Buddha veya Marduk, her ne ise, "insandışı" unsurlarca yaratılmıştır. Senin yaklaşımın hümanizmdir, hümanizm (insa severlik anlamına gelmez, bunu çok uzun bir şekilde açıklamıştım) "insancılık" demektir, yani insanı merkeze koyma ve evreni bu şekilde görme, algılama demektir. Hümanizm, tıpkı kendisinden türeyen rasyonalizm gibi "ilahi karşıtı"dır çünkü ilahi olanı reddeder, evreni "insani" olanla, yani akılla anlamaya, idrak etmeye çalışır. Fransız İhtilalinden sonra devrimcilerin hristiyanlığı "ortadan kaldırmaları" ve "AKIL DİNİ"ne tapmaları, bu sürecin devamıdır. (ekşi sözlükte çok güzel özetlenmiş bu konu, arzu edersen şurada:
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=culte%20de%20la%20raison )

İsteyen inanır, itemeyen külliyen reddeder. Ama "ilahi" kutsal eleştirilemez.

Atatürk'ü karalamaz benim haddime değil, yazıda ısrarla buna değindim. Benim vurgulamaya çalıştığım bir kutsalın yerine başka kutsal koyarsan, insanların davranışları değişmez, insanlar ilerleyemezler, gelieşemezler. Sadece kutsallar değişir.

Kahvenin sıcağı makbuldür.. Sevgiler :)

sarya dedi ki...

İlahı olan kutsallar sorgulanamaz kısmında sana katılmıyorum virgiliüs. Ne yapıyorsak sorgulayarak, bilerek yapmalıyız öyle değilmi?

İstanbula geldiğimde bana bir kahve ısmarlarsan bu mevzuda ortak bir nokta bulabilirmişiz gibime geliyor.:)

Atatürk konusunda seni ynlış anlamadım. eğer ben yanlış ifade etmişsem bu benim hatam.

hoşçakal kuzum.

No More Virgilius dedi ki...

sarya,
istanbula geldiğinde kahve içecek olsak bile ortak bir noktada uzlaşamayız, aynı şeyleri söyleyip direticem çünkü.
Hem ben Emel'den ses seda çıksın diye beklerken, seninle ne kahvesi kuzum :)))

hoşçakal :)

gorojda dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
No More Virgilius dedi ki...

Gorojda,
Seneler önce, şimdilerde latin amerika'da gezinen Polente'ciğim yazdığım yazılardan çok yorumların daha eğlenceli olduğunu, postları atlayıp direkt yorumlara geçmek gerektiğini söylemişti. Kulakları çınlasın.

Herşeyi bilmek, herşeyi anlamak, herşeye sahip olmak... sonunda Süleyman Peygamber de olsa, anlar ki sadece küçük, ölümlü, aciz bir adamdır.
Canın istiyorsa bknz:
http://postmortemofvirgilius.blogspot.com/2006/10/repeat-after-me.html

Bir kadınla sevişme arzunun yerleşmesi için göğüslerinin büyük ve diri olması yeter.
Onu sevmek için göğüslerinin iri olmasının yanısıra, kalbine de güvenmem ve inanmam şart.
Aşık olmak içinse göğüslerinin iri olması, kalbinin dürüst ve gerçek duygularla dolu olmasının yanısıra beyninin de bende hayranlık yaratması gerekiyor. Dolayısıyla haklısın.
Ayrıca,
Göğüsleri küçük/sarkık, kalbi güzel bir kadına sempatiyle bakarım.
Göğüsleri küçük, kalbi güzel, beyni zehir gibi olan bir hatuna da saygı duyarım :-)))
Göğüsleri büyük, kalbi fitne fesat dolu, beyni de bol kıvrımlı bir hatundan korkarım:)
Ay çok iğrencim ama son derece keyifli bir sınıflandırmaydı:P

Kahve konusuna gelince, beyindeki reseptörleri uyarıcı etkisi vardır :)))