Sen "scream for me Istanbuuuuul!!!" diye haykırdığında içimden hizbullah gerillaları gibi kalashnikovumu havaya kaldırıp "ALLAHUEKBER" diye haykırmak geldi. Kalashnikovum olmadığımdan allahuekber de diyemedim, ama allaha şükürler olsun ki bu gözler sizi de gördü, bu kulaklar canlı dinledi müziğinizi...
Bitti... Iron Maiden ile liste tamamlandı. Görmek istediğim herkesi gördüm ben, Slayer, Metallica, Axl Rose, Rammstein, Megadeth, Ritchie Blackmore, Ozzy, Deep Purple, Manowar etc. Dio hariç. O da öldü zaten... Cennette dinlerim belki.
Psikolojide üç çeşit çatışma hali vardır, bunların –bence- en kötüsü kaçınma-kaçınma olarak adlandırılan durumdur. Kısaca anlatılacak olursa, kişi aynı derecede boktan, berbat iki durumun tam ortasındadır, ikisini de zerre kadar istemez ama birini tercih etmeye mecburdur. Hangisine yaklaşacak olursa, yaklaştığından daha çok ürperir, iğrenir, korkar vs.
Yarın seçim var,benim içinde bulunduğum duygudurum ise tam olarak bu bahsettiğim çatışma hali. Zaten geçenlerde yazmıştım demokrasi hakkında düşüncelerimi, öteden beri bu blogun zırvalarını takip edenler zaten aşağı yukarı politik görüşlerim hakkında tahminde bulunabilirler. Virgilius’a yeni başlayanlar için özet geçecek olursam, yarın verilecek oy, halkın özgür iradesi ile halkı kimin sikeceğine dair insanımızın kararını yansıtacak. Bir tanem Polente’nin (Allah taksiratını bağışlasın) ölmeden önce yazdığı nefis bir post vardı, o bağlamda ifade edecek olursam halkın 99%’u kendilerini kimin sikeceğine dair seçimlerini yapmışlar, daha doğrusu seçim için kafa da yormuş değiller, direkt o yarrakları istiyorlar ve bekliyorlar ki, sürekli onları sayıklıyorlar.
Çok açıkça ifade edeyim: Sikilmek istemiyorum. Dahası, beni sikecek olanları başkalarının seçmesini de kabullenemiyorum.
GELİŞME:
Goya’nın çizimleri arasında, iç savaş dönemine ait sayısız sarsıcı çalışma görürüz, bunlardan aşağıdakine hemen herkes bir yerlerde rastlamıştır mutlaka ve yüzünü buruşturmaktan alıkoyamamıştır kendisini.
Goya’nın altına düştüğü not: “Esto es Peor.” Anlamı, “Bu daha kötü.” Suçu neyse bilinmez, kolları budanmış bir insanı kazığa geçirir gibi ağacın gövdesine oturturlar bu resimde, kıçından giren dallar sırtından çıkar, hatta kesilmiş kollarından da ağacın yaprakları yol bulur kendine… Korkunç bir sahneyi kağıda döker Goya.
Dediğim gibi, resmin adı “Bu daha kötü.”
Bir de bunun devamı niteliğinde bir çizimi var ki, Goya ona da dikkat çekici bir isim vermiş:
“Esto es lo peor!” yani, “Bu, en kötüsü!”
Bir kurt var merkezde, insanmışçasına oturan, önünde diz çöküp kendisine yardım eden rahiple beraber kuyruğa girmiş halktan sırası gelip huzuruna çıkan kişiler hakkında “kararını” açıklıyor. Acı, sefalet, işkence, açlık, hastalık gibi kararlar bunlar. Bu arada da kucağındaki parşömene bir yazı yazmakta kendisi: ‘Misera humanidad, la culpa es toya’, bunun da manası şöyleymiş: ‘Sefil insanlık, bunlar senin suçun.’
Kıçına ağaç gövdesi geçirilerek korkunç bir halde tasvir edilen adamın “daha kötü”, kendileri hakkında Şeytan’ın vereceği kararı saygıyla kabullenen uysal ve mütevekkil halkı betimleyen ikinci resmin ise “en kötü” olarak isimlendirilmesi, size ne anlatıyor bilmiyorum. Bence götünün sikilmesinin “çok kötü” bir şey olduğunu vurguluyor Goya, ama “beyin amcıklaması” denilen fiile maruz kalan, “ruhunun ırzına geçilip bunu anlamayan” kişilerin durumunu “en kötü” olarak niteliyor sanatçı.
SONUÇ:
Nefret krizim öyle bir artıyor ki, bir kalashnikov alıp bütün… yok a.q., şarjör yetmez…
Kalashnikov’u boşvereyim, seçimin de, demokrasinin de, partilern de… hepsinin a. qokayım.
SONSÖZ:
Hepsi, AKP’lisi, CHP’lisi, bağımsızı, MHP’lisi, BBP’lisi, bilmem nerelisi, ama hepsi, yarrrrakları ellerinde, vatandaşlık görevinizi yerine getirmeniz için yarın sizi sandık başına bekliyorlar…
Siz önden buyurun. Ne de olsa onlar arkadan da yapacaklardır.
Kafka'nın AKBABA isimli şu kadarcık bir hikayesi var; boyundan çok büyüktür bana sorarsanız:
Bir akbaba vardı, ayaklarımı gagalıyordu. Çizme ve çoraplarımı didik didik etmiş, sıra ayaklarıma gelmişti. Durup dinlenmeden gagalıyordu; arada bir havalanıp çevremde dolanıyor, sonra gene çalışmasını sürdürüyordu. Derken bir Bay geçti karşıdan, bir vakit durumu izledi, sonra niçin akbabaya ses çıkarmadığımı sordu. “Ne yapabilirim ki!” dedim. “Geldi, gagalamaya başladı; kuşkusuz ilkin kovmak istedim, hatta boğacak oldum kendisini; ancak, böyle bir hayvanın gücüne diyecek yok. Baktım hemen suratıma atlayacak, ben de ayaklarımı gözden çıkarmayı uygun buldum; artık didik didik edilmelerine de bir şey kalmadı.” –“Vallahi bilmem ki neden bunca işkenceye katlanıyorsunuz!” dedi Bay. “Bir kurşun akbabanın işini görür hemen.” – “Ya?” Diye sordum ben. “Peki bunu siz yapar mısınız?” – “Hay hay!” dedi Bay. “Yalnız eve kadar gideyim de silahımı alıp geleyim. Bir yarım saat daha bekleyebilir misiniz?” – “Bilmem” diye yanıtladım ben ve bir süre acıdan kaskatı kesildim, ardından dedim ki: “Ne olur, siz gene bir deneyin!” – “Peki, peki!” dedi Bay. “Bir koşu gider gelirim.” Biz konuşurken, akbaba gözlerini bir Bay’a, bir bana çevirmiş, sessiz sakin bizi dinlemişti. Şimdi görüyordum ki, bütün söylenenleri anlamıştı; ansızın havalandı, hız almak için alabildiğine geriye kaykılıp usta bir mızrak atıcısı gibi gagasını ağzımın içine daldırdı, derinlere gömdü. Ben sırtüstü yıkılırken onun tüm çukurları dolduran, tüm kıyılardan taşan kanımın içinde kurtuluşsuz boğulup gittiğini görerek rahatladım.
Arayın, Bulacaksınız
Yükleniyor...
Bonus Track (dünya bir yana, bu adamlar bir yana... Canlarım benim...)