İnsanın daha evvel istediği şeyi artık isteyememesi, hatta hayal ettiklerini de artık hayal edemediğini görmesi çok tuhaf bir duygu. Doğamıza aykırı bir kere- isteriz, erişemesek de arzularız, hatta takıntı haline gelse de peşine düşmeye devam ederiz bazı şeylerin… Ama hayır, bir an gelir, artık dilemez insan.. Hiçbir şeyi… Bir sonraki safhayı istemeyi bile isteyememek… Ne tuhaf bir kısır döngü, tersine akan bir ırmaktan farksız gibi. İsteyememek ağırlaşmaktır, kütle artık momentumunu yitirir, düşmekten başka bir eylem yoktur yapabileceği, veya savrulmak, rüzgârda oraya buraya bilinçsizce giden boş bir poşet misali… Çarmıha gerilmiş insan birisi gelsin kendisini elleri ve ayaklarına saplanmış kazıklardan kurtarsın ister, buna gücü yetmiyorsa bari su versin, o da olmazsa en azından merhametli gözlerle baksın ötekiler, acısı azalsın diye dua etsinler. Acı… Slayer “An echo bouncing inside my brain. (Beynim içinde tepiniyor bir yankı) How much can I take of the pain, (Daha ne kadar çekebileceğimi bu acıyı) der. Çarmıha gerilmişlik hissi korkunç bir sanal ıstıraptır. Sanmaktan ötedir, bilirsiniz, ama yaralarınızı gösteremezsiniz. Çarmıhta olmak ve çarmıhta ölüyor olmak arasında da ayrım büyüktür, birinde yaşamak (kurtulmak) istersiniz, diğerinde “bitmesini” dilersiniz… Yenilginin mutlak olduğu bir maçta hakemin bir an evvel son düdüğü çalmasını istemekten farksızdır bu, sonlansın bu işkence diye dua edersiniz. Kazanamayacağınız kesindir, kazanmayı isteyip bu arzunun peşinden koşamayacak kadar mağlubiyet katidir. İncil’e göre İsa çarmıhta iken bir ara “Baba, beni neden terk ettin?” demiştir. Ümidini yitirmiştir o an. “Kimsesizlerin Kimsesi” olan Tanrı, kendisini terk etmişse, İsa artık kimsesi kalmadığının bilincindedir. Her şey bilinçle başlar. İsa’yı çok severim. Benim için sadece bir peygamber değildir O, aynı zamanda –ne kadar tahrif edilmiş de olsa- İncil’de gerçek bir hocadır, öğretmendir. Muhyiddin İbn-i Arabi de çok sever O’nu, kendisine şeyh ve üstad olarak İsa’yı seçmiştir. Annemle geçen gün telefonda hasret giderirken “Mesih gelsin de şu dünyayı düzeltsin” dedim, “biz mesih’i mi bekliyoruz mehdi’yi mi?” diye sordu, “biz kimiz?” dedim, “inananlar” dedi, “anne kıyamet öncesi bir sürü kişi veya şey gelecek, herkes de birilerini bekliyor” dedim, “ama ben mehdi’yi bekliyorum” dedi, “Hindular son avatar’ı, şiiler son imamı bekliyor, Yahudilerin mesihi Davud, Hristiyanların mesihi İsa, bu arada bunlardan başka bir Mehdi bir de Deccal gelecek, ortalık çok şenlenecek, tansiyon ilaçlarını düzenli kullanıp sahilde her gün yürüyüş yapmazsan eğlenceyi kaçıracaksın, daha yaşaman lazım” dedim, “bence kimse gelmeyecek, hepsi soyut o kavramların, hem İbn-i Arabi ne diyor bu konuda?” dedi, “bilmem, O her ne dediyse doğrudur, ama ne dediğini kimse anlamıyor, adamın her sözünün elli farklı yorumu var” dedim, “ben de o yüzden sordum, O biliyordur” dedi, “ama annecim eskatolojik bazı bulgular var, herkes beklenti içinde” dedim, “ne-lojik?” dedi, “eskatolojik anne, hatta şöyle bir geyik var ya, Ve İsa sordu onlara, sizce ben kimim? Ve onlar dediler: sen bizim varoluşumuzun eskatolojk manifestosusun, Ve isa dedi onlara: Ha? Anne bilmiyor musun sen bunu yoksa?” dedim, güldü, eskatoloji neydi diye sordu, tarihin sonu ile ilgili mit ve efsaneler dedim, sonra ne zaman ütüye geleceğini sordum, böyle saçma sapan şeyler bileceğine ütü yapmayı öğrenseydin diye dalga geçti benimle. Evlendirmediniz beni diyince kocaman bir küfür etti, anne ucu sana dokunuyor bu küfürün diyince yok bana değil babana dedi. Melek gibi adam o, ben sana çektim anne diyince reddetti, beni seviyor musun diye sorduğumda çoook diye uzattı kelimeyi, yalancı dedim yalanı senden öğrendim dedi, ama ben seni çok seviyorum diyince kahkaha attı, “Bize Kafir Demiş Müftü Efendi, Tutalım Ben Ona Diyem Müselman, Varılınca Yarın Ruz-i Cezaya, İkimiz de Çıkarız Anında Yalan!” dedi, “anne, tahammül mülkünü yıktın Hülagü Han mısın kafir, heman dünyayı yaktın ateş-i Suzan mısın kafir” dedim, benim söylediğim kimindi ya dedi, Nef’i’nin dedim, seninkisi kimindi dedi, Nedim’in dedim, sonra ihtiyarladığını söyledi, ocaktaki yemeğe bakacağım diyip kapattı telefonu. Aynı akşam arkadaşımın yanına giderken yolda bir çifte rastladım, 20-22 yaşlarında kıvır saçlı vasat güzellikteki bir kız, 25-30 yaşlarında kalıplı tombik bir çocuğa sarılmıştı, çocuk da onu sarmalamıştı, tek kelime etmiyorlardı, yavaşça yanlarından geçerken bu bir veda dedim, merhamet ve içtenlik hissettim, Munch’un enfes tablosu geldi aklıma, belki o tabloyu ben yanlış düşündüm diye geçirdim içimden, bunlar ayrılacaklar, ve “böyle olmamalıydı, ama ben seni gene de çok sevdim, sevmeye de devam edeceğim sarılması bu” dedim, caddeye çıkıp taksi beklemeye başladım, arka arkaya üç tane boş taksi yanımdan geçerken yavaşladı, şoförleri tepeden tırnağa süzdü beni, sonra almayıp gittiler, üçüncü taksinin ardından bağırarak küfür ettim, beş dakika boyunca tek bir taksi geçmedi caddeden, Bermuda taksi üçgeninin dik köşesi olsa gerek burası diye düşünüp yüz metre kadar yürüdüm caddede, tam o sırada aynı çift karşıma çıktı gene ve ikisi gözlerimin önünde belirir belirmez çocuğun kıza düşmana bile atılmayacak şiddette bir tokat attığını ve gırtlağını yırtarcasına “siktir git!” diye bağırdığını, kızın bir iki saniye yere yıkılacak gibi sallandığını, sonra elleriyle yüzünü kapatıp koşa koşa gittiğini, çocuğun da ters yöne doğru hızlı ve sinirli adımlarla yürüdüğünü ve yanımdan geçtiğini gördüm, bir saniye içinde gözümün önünden kayboldu ikisi de, o kalabalık caddede herkes salak salak olan bitene bakarken hemen arkamdan yürüyen iki başörtülü kadından biri ötekine “aaaaa, ne terbiyesiz adam” diye fısıldadı, ben duydum. Görünürde kız çarmıha geriliyordu o sırada, çocuğun tokadı ve yankılanan küfürü birer kazıktı kızın ellerine ve ayaklarına geçirilen, ama acaba görünmeyen neydi de o kazıkları çakmıştı çocuk, bunu hiç bilemedim, bilemeyeceğim. Gittim arkadaşımın yanına, O da çarmıhtaydı ne zamandır, en çok, en samimi duygularla sevdiği insanlar nöbetleşe O’nu uzunca bir süredir gerdikleri çarmıhta işkenceye tabi tutuyorlardı, birinin çaktığı çivi dostumun yarasını derinleştirir ve ona ıstırap verirken diğeri koşa koşa gelip dudaklarına su tutuyor, başını okşuyordu, öteki daha evvel çaktığı çivi zamanla akan kandan paslandı diye çıkartıp yenisini yerleştiriyordu… O kendi çarmıhını anlattı, ben kendi çarmıhımı hatırlattım, ama ben artık kurtulma ümidi kalmamış biriydim, o hala savaşıyordu, yaşamaya çalışıyordu, ben de çok isterdim yaşamasını. Çarmıhı tasvir etmek zordur, ben yaşarken tanıdığım en zeki insanlardan biriyle Pazar günü buluştuğumuzda bana “nedir bu durumun” diye sorduğu zaman ifade etmeye çalıştım, hiçbir zaman kendimi ifade sorunum olmadı hayatımda, daima güzel konuştum, kelime dağarcığım geniş, örneklemelerim ve meramımı dile getiriş tarzım Allah vergisi yetkinlikte- en azından vasatın üzerindedir, ama baktım, beni anlamıyor… O an bir şaşkınlığa uğradım, bende değildi kabahat, O’nda da değildi, tarifi mümkün olmayan bir şeydi benim söylemeye gayret ettiğim. Ümitsiz bir şekilde yüzüne baktığımı anımsıyorum, çaresiz bir haldi, altı milyarlık dünya nüfusunun en kafası çalışan %1’lik dilimdeki bir dostum, üstelik beni yıllardan beri tanıyan biri dahi asla benim penceremden bakamıyordu, dolayısıyla aynı şeyi de göremiyordu. Vazgeçtim, tavrımdan ötürü biraz bozulsa da konuyu dağıttım, başka şeyler geveledik akşam boyunca. İnsanlar biyolojik ölümü kavrıyorlar, beyin ölümünün ne olduğu biliyorlar ama psikolojik ölümü hep travmalarla, depresyonla, bunalımla karıştırıyorlar, işlerine bu geliyor, kolaya kaçıyorlar belki de. R. M. Rilke “Kolayca anlaşılır öldürenler. Ama bu: Ölümü, tüm ölümü daha yaşamdan da önce böylesine usulcacık içinde bulundurmak ve kızgın olmamak, anlatılmaz bir şeydir.” der. Çarmıha asılmış, çivilenmiş kişinin el ve ayaklarından kanla beraber öfke akar, çektiği acıya, kendisini ıstırap verenlere hiddet duyar, gaddarca tabi tutulduğu işkenceden kurtulmak için can atar, ve ceza vermek ister celladına. Öleceğini anlayan kurban ise artık ne isyan, ne intikam peşindedir. Sado-mazoşist bile olsa, sükûnet denizidir artık kendini içinde hissettiği… Negatif bir Nirvana hali. İlahi Komedya’daki Cehennemin onuncu ve son dairesinde sessizce oturan Şeytan’ın psikolojisi. Penaltı atışı sırasında ters köşeye yatan kalecinin gol olmadan hemen önce hissettiği… “Önce Kelam vardı” ama sonu sessiz bitti. Sözler eksik, yanıltıcı, çarpık. Bu blog ismini karmaşık bir geçmişten aldı, yıllar evvel bir forum sitesinin alt yapısında yetişirken virgilius’tu çarmıha gerildiği hisseden kişi, canı yanarken kanı damarlarından çivileri yalayarak akıp yere döküldükçe form değiştirdi sesi ve ismi, postmortem of virgilius oldu, spiritus virgilius oldu, et tu virgilius oldu, ne humanus crede virgilius oldu… Geçen senelerin ardından blog dünyasına transfer olunca yeni bir şekle girdi, eskisinin devamı niteliğinde, no more virgilius dedi kendine. Derken o da tükendi, ne kalbinin pompalayacağı, ne de gönlünü besleyecek bir kan damlası kaldı artık içinde. Son dönemdeki bazı yazılardan zaten gören görmüştü bu kan kaybından ölümü, ümit kaybından tükenişi. Fazlasıyla “ben” olan ve organik bir hal alan bu blog, ben artık ben olmadığıma göre, artık cesedin indirildiği çarmıhın gölgesinden çekilebilir. Megadeth’in This Was My Life şarkısının intro’su, bu blogun sonu olsun… “It was just another day,It was just another fight, It was words strung into sentences, It was doomed to not be right”
02 Temmuz 2008 Çarşamba
25 Haziran 2008 Çarşamba
Acı Üzerine... İkinci Bölüm.
En sevdiğim, gerek karakteri gerekse performansıyla çok beğendiğim memurlarımdan birisi MS hastası. Bu hastalık hakkında bugüne dek çok fazla bilgisi olmayan biri olarak, sürekli gözetim ve sona ermeyen bir tedavi süreci ile rahatsızlığın kontrol altında tutulabildiğini sanıyorken, bugün bambaşka şeyler öğrendim.
T., hastalığın atak döneminde rapor alınca dün, bugün öğleden sonra aradım kendisini, hem personeliyle ilgili-alakalı bir yönetici gibi görünmek, (Oğuz Bey aradı dedirtmek) hem de samimiyetle nasıl olduğunu, yapabileceğimiz bir şey olup olmadığını sormak için. Ulaşamadım, bu arada yanıma gelen ve başka bir derdi olan M. benimle konuşmasını bitirdikten sonra, birden konu iş yoğunluğu, raporlu ve izinli olan personel sayısının çokluğu ile bu durumun yarınki Almanya milli maçında Türkiye’nin yetersiz kadrosuna ne kadar büyük benzerlik gösterdiğine geldi, daha doğrusu ben getirdim lafı… M.’nin suratı ansızın ciddileşti, bir saniye önceki gülümsemesi silindi gitti yüzünden.
“Efendim, o kızın durumu çok kötü” dedi başını iki yana sallayıp.
“Elimden gelen her şeyi yapıyorum, izin isteyip de geri çevrildiği olmadı, çok güzel iş çıkartıyor, hem de düzgün biri, umarım bir an evvel iyileşir” dedim.
Başını iki yana sallamaya devam etti M., bir an duraklayıp kısa ve öz bir cümle sarfetti:
“O kız ölecek.”
Aptal aptal baktım yüzüne… Devam etti aynı soğuk yüz ifadesiyle:
“Benim babam da aynı hastalıktan vefat etmişti. MS’in tedavisi yok. Hastalığın dereceleri var, ilaçlar, kortizon filan kullanılıyor ama bunlar hep daha ağır bir seyir göstermesini engellemeye yönelik, yoksa iyileştirmiyor. İşin kötüsü, T.’nin vücudu ilaçlara cevap da vermiyormuş, çok konuştum kendisiyle bu konuda. Aslında o kızın durumu çok kötü.”
M.’nin babasını MS’ten kaybettiğini de bilmiyordum, iyice salak oldum o an. Bir an sustuk karşılıklı.
“Bacaklarının tutmadığını söylemişti bana ataklar sırasında…” diyecek olup durdum.
M., bu hastalığı iyi biliyordu gerçekten… “ayaklardan, bacaklardan başlıyor… Sonra yukarılara çıkıp, eller, boyun derken, hiçbir kası kullanamıyor insan, en sonunda da ölüyor” dedi.
O anda aklıma şu soru geldi: Ben bu kıza -6 aydır çalışıyor birimimde- acaba kaç defa bağırdım veya kötü davrandım şeklinde düşündüm. Anımsayamadım, ama yapmışımdır kesin diye de geçirdim içimden. Göğsümün ortasında bir sızı belirdi.
“Daha çok genç bu kız ya…” diye itiraz edecek oldum…
Onaylarcasına başını salladı M, 26-27 yaşındaki biri için çektiği bu hastalığın çilesi çok fazlaydı… Bu arada dikkatimi çeken birim içerisindeki kişilerle olan ilişkilerinde buz kalıbı gibi duran ama yaptığı her işte soğukkanlı katil edasıyla gayet profesyonel çalışan M’nin sesindeki insani vurguydu, o kızın hastalığını kişiselleştirmiş, belki de kaybettiği babasının ıstırabıyla özdeşleştirmişti… Çıktı odadan sonra, ben tekrar T.’yi ararken. Bu defa çok daha samimi bir duygu hakimdi içime. Açtı telefonu T.
“T, nasılsın, nasıl oldun? Biraz düzelme var mı?”
“Hayır efendim, maalesef. Biz de evden çıkıyorduk şimdi, doktora gitmek için. Kayınvalidem de geldi beraber gideceğiz.”
“Nerede doktor? Hangi hastaneye gideceksiniz?”
“Göztepe’de.”
“Karşıya mı gideceksiniz?”
“Evet, oradaki bir doktora görünmek istiyorum, hiç iyi değilim”
“Araba var mı peki? Sizin eviniz Esenler’deydi di mi?”
“Araba yok, maalesef… Gideceğiz işte yavaş yavaş.”
Şoförü çağırdım, durumu anlattım kısaca. T’yi aramasını, evden almasını, doktora götürmesini söyledim. Pek çok durumda verdiğim talimatları angarya gözüyle görüp suratını asan adam, tek kelime bile etmedi, ikiletmedi de, çıkmadan hemen önce T’nin hastalığının çok ciddi olduğunu, MS hastası olduğunu öğrendikten sonra internetten hastalık hakkında her şeyi okuduğunu, ayrıca benden habersiz olarak gece vakti bile fenalaşsa, kendisini hastaneye götürebileceğine dair T’ye teminat verdiğini söylediğini itiraf etti –ki, bunu kesinlikle yapmaya hakkı yok. Hemen ardından da çıktı, T’nin evine doğru.

Odada salak bir adam yalnız kaldı. Güya yöneticiydi, ama aslında hiçbir bokun farkında değildi.
Bir çalışanının ne kadar ağır bir hastalığı olduğunun aylardan beri bilincinde olmayan bir adamdı o.
İnterneti sadece haber veya oto alım-satım için kullanan bir memuru bile MS’in ne olduğuna dair tafsilatlı bilgiyi interneti karıştırarak bulmuşken, pornodan, oyundan, oynaştan başını kaldırıp da bir defa olsun google’da bu konuda bir search yapmayı aklına getirmemiş bir odundu kendisi.
Mesai devam ediyordu, ama dayanamadı, kapısını kilitledi ve ağlamaya başladı.
“Ben bu kıza bağırdım mı hiç yaaa” diye sorup duruyordu kendine. Öylesine ağır bir hastalığı olan birinin yaşadığı fizyolojik acı ve rahatsızlığın aslında dehşetli bir psikolojik travmaya sebep olacağını düşünüyordu o sırada. Ve o adam hiçbir şeyin farkında değildi.
Çağrışım dünyası gereğinden fazla kalabalık biri olarak, olayları unutamamak gibi bir problemim var. Bir tetikleyici yetiyor, hafızamda zincirleme reaksiyonlar yaratmaya.
“Oğuz Bey?”
“Evet, Oğuz Bey kiminle görüşüyor?
“Ben H., numaranızı internetten buldum, bir hastaya acilen trombosit gerekiyor, vermek için uygun musunuz?
Tabii, hangi hastanede, ne zaman gibi ayrıntıların ardından,
“O zaman ben size bir telefon numarası vereyim, İ. bey ile görüşün lütfen, hasta yakını o” demiş ve telefonu kapatmıştı.
“H. hanım’ın oğlu ile benim oğlum aynı odada kalıyordu, maalesef oğlunu iki gün önce kaybetti” diye cevapladı.
Bu nasıl bir dumur olmaktır, anlatması zor. Bir insan iki gün evvel çocuğu yitirir, ama tüm ıstırabına rağmen hala böyle mi savaşırdı acısıyla?
Çağrışımlar birleşiyor bir noktada…
M., babasını MS yüzünden kaybetmişti. O buz gibi adam, aslında sanıldığı kadar da soğuk ve katı değildi...
Az evvel, 23,51’de beni arayan şoförüm, “T.yi şimdi evine bıraktım efendim, doktor iki ay heyet raporu almasını, 25 gün boyunca serum tedavisi….” diye devam ederken anlatımına, normalde uyuz veya “bu saate kadar beni evime yollamadın ya alacağın olsun” havasında bir ses tonuyla konuşması gerekirken, sesinde mutluluk ve sükunet vardı, çünkü O’nun da genç eşi kalbinden rahatsız, kapakçıklarında çok ciddi bir sorun var. [Bir işe yaramış olmanın verdiği mutluluk, gerçekten ihtiyaç sahibi olan birine verilen destek...]
H. Hanım, henüz çok taze acısıyla İ. beyin çocuğuna trombosit bulmak için canla başka koşturuyordu.
İşte bu durum, şu yazının yorumlarında bir yerde geçen “acı kardeşliği”dir.
Okulda bir kız vardı, birkaç hafta önceye kadar neredeyse bir sene boyunca it gibi davrandığım... Katalitik soba kadar boyu ve oturduğum berjer koltuk kadar da götü olan, antipatik, yapmacık bir tipti, her derse geç kalıp sinir sinir konuşmasıyla da iyice gıcık olmuştum ona. Birkaç hafta evvel ne mi oldu? İstiklal’deki Özsüt’te oturmuş her zamanki pastamı yerken ben, bir an gözüme ilişti caddede yürürken; yalnız değildi, Uzun boylu genç bir adam kızın omzuna tutunup ağır aksak adımlamaya çalışıyordu kalabalığın arasında caddeyi; kördü, gözleri görmüyordu. Yüz hatları kızın kopyası gibiydi, ya abisi, ya da kardeşi… Kızın yüzü, delikanlının yüzü... öyle mutsuz bir ifade vardi ki ikisinde de... O sırada kız hakkındaki tüm olumsuz düşüncelerim tuzla buz oldu, gitti, yerine merhamet geldi.
Çocukluğum hastalıklarla geçti benim, ameliyatlar, aylarca evden çıkamamalar filan. Ama işte, sağlığım yerinde çook uzun zamandır. Ailem çok şükür sağlıklı, en azından her şey kontrol altında. En hasta olan annem bile bugün bana telefon edip “yarın ne yapacağım ben ya, aynı saatte hem milli maç var, hem Yaprak Dökümü’nün son bölümü, hem de Komik Oyunlar (Funny Games]. Hangisini seyredeceğimi şaşırdım” diye mızmızlanıyorsa, O da maşallah iyi demektir.
Bu gece vakti, insan olarak ne kadar zayıf olduğumu idrak ettiğim zamanlardan biri... Yok Tanrı müsvetteseyim, yok über kere übermensch'im... Siktir oradan salak... Koyayım kendi götüme. Seneca “acılar ve ıstıraplar, erdemin ve dayanıklılığın sınanması için bir fırsattır.” der. Tanrı’ya dua ediyorum ki beni sınamasın, bana ve yakınlarıma ne hastalık, he bela, ne de üstesinden gelinemeyecek dert vermesin.
…Ve yaşadığım ruhsal – zihinsel karmaşanın yarattığı bunalımların ne derece salaklık olduğunu anlama yetisi versin bana. (Şu an elimde bira ile Tanrıya yakarmak da tam bana göre…)
21 Haziran 2008 Cumartesi
Ortaya Karmakarışık!
1- Schiller, 1797 senesinin Mayıs ayında Goethe’ye yazdığı bir mektupta, Aristoteles’in eserlerini ilk defa okuduğunu belirttikten sonra devam ediyor:
“O’nu daha önce okumamış olmaktan dolayı çok mutluyum, kendimi, şimdi bana sağladığı büyük bir zevkten ve bütün faydalarından mahrum bırakmış olurdum. Eğer O’ndan yararlanacak bir biçimde okunacaksa, öncelikle temel kavramlar oturtulmuş olmalı; ele aldığı konu, yeterli düzeyde bilinmiyorsa, O’ndan akıl almak tehlikeli olacaktır.”
Schiller bu satırları kaleme aldığında 47 yaşındaydı. Dünya kadar eser vermiş, Goethe’yle birlikte klasik Alman edebiyatının zirvesinde yerini almıştı o yaşında. İlk defa okumuş Aristoteles’i.
Alıntıladığım pasaj, aslında hepimizin az ya da çok karşılaştığımız soruna ışık tutuyor. Daha çocuk yaşlarda, lise çağlarında Dostoyevski, Nietzsche, Schopenhauer, Sartre gibi heriflerin eserlerini okumak ne büyük bir belaya bulaşmak aslında! Atatürkçülüğün ne olduğunu anlamadan militan Kemalist olmak gibi, Tanrı’yı kavramadan din olgusu bir şablon gibi kabullenmek gibi, bu iki örneğe benzer nitelikte bir beyin yıkamasına uğruyor körpe zihinler, o zaman hazmedemeyecekleri gıdaları sindirmelerini nasıl bekleriz? İbranilere Mektup’ta şu enfes ifade geçer:
“Katı yiyecek, yetişkinler için, yani duyuları iyi ile kötüyü ayırt etmek üzere alıştırmayla terbiye edilmiş olanlar içindir.” (5/14. ayet)
Lise 1. sınıfta Edebiyat hocamız Tülin Aybars Kafka’nın Değişim’ini, Camus’nun Yabancı’sını okutmuştu bizlere… Bu korkunç bir şey! O kitapları anlamak, idrak etmek 16 yaşındaki bir çocuğun harcı olamaz, sadece kaos yaratır zihninde… Kocası Ersin Aybars, ertesi sene edebiyat derslerini Ölü Ozanlar Derneği ve Amadeus filmlerini izleterek yapıyordu, her iki filmi de onar kez izlemişizdir ders yılı müddetince. Otoritenin ne olduğunu idrak etmeden özgürlük anlaşılabilir mi? Yaşamı tatmadan ölümü aklına getirir mi insan?
Schiller 47 yaşında okumuş Aristoteles’i.
Gençlere kaldıramayacağı yükleri verip onların ezilmesine sebep olmaktan başka bir şey değil midir bu?
Büyük teyzemin kızı lise sonda okuyan oğlu için geçenlerde “çok meraklı okumaya, kitap düşmüyor elinden, Oğuz ne verelim bu çocuğa, bana bir liste hazırlasana” dediğinde, “kesinlikle kitap okumasın, benden de uzak dursun, resim yapsın, top oynasın” şeklindeki cevabımı şaka zannetmişti en başta.
2- İngilizler’in midemi bulandıran bir özellikleri var, bu da ulusal kibirleri. 1789’un laneti tüm dünyaya milliyetçilik mikrobunu yaydı ve Rusundan Arjantinlisine, Arabından Danimarkalısına kadar her ülke milliyetçilik ve milli duygular üzerine kurmuş devlet sistemini, ama İngilizlerde bu kibir ölçüsünde. Üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk kurup iki yüz seneye yakın yeryüzünün tek hakimi olmalarından ileri gelen “biz ve ötekiler” ayrımı var dünyaya bakışlarında. Herhangi bir güç karşısında yenilmeleri durumunda ise, mağlubiyetlerinin ardından muzaffer olan düşmanlarını yere göre sığdıramamaları, meth-ü senalar düzmeleri hep bu yüzden: “Onu biz bile alt edemedik!” Gandhi’yi en çok yücelten İngilizlerdir, çünkü Gandhi var olmayan bir gücü arkasına alıp, İngilizleri Hindistan’dan defedebilecek kadar karizmatik bir liderdir. Atatürk’ü öve öve bitiremezler, çünkü tamamen tükenmiş bir devletin küllerinden yarattığı ruh ve güç ile Anadolu’dan kovmuştur kendilerini.
Hırvatistan Euro2008 elemelerinde İngiltere’yi turnuvanın dışına bırakan ülkeydi, üstelik hem Zagrep’te, hem Londra’da iki defa İngilizler’in burnunu sürterek. Holiganıyla, dünyanın en pahalı ligiyle, futbolun mucitliğilye bakalım, İngiltere kupada yok. Hırvatistan’ın turnuvanın grup maçlarındaki üç maçta üç galibiyetlik performansına Hırvatlardan sonra en çok İngilizler şapka çıkardı, hele Almanyayı yenmelerinden sonra “işte, bizi geride bırakıp turnuvaya katıldılar ama Almanya’yı da yenecek kadar güçlüler, boşuna değilmiş çektiğimiz acı, go Croatia go!” diye şişindiler.
Derken, Hırvatlar bize yenilip yok oldular.
Bugün İngiliz gazetelerinin sitelerinde spor sayfaları okudum saatlerce. Milli takımın mücadelesine ve gösterdiği savaşçı performansa gık bile diyemiyorlar, -denilecek gibi de değil zaten- ama sürekli sözün ucunu “tabiat üstü” bir takım olgulara dayandırıp durmaktan da geri kalmıyorlar. Utanmasalar “Terim’in ricası üzerine Fethullah hoca bunlara okuyup üflemiş, yoksa olmaz bu kadarı” diyecekler.
The Times’ın spor Müdürünün köşe yazısındaki şu paragraf bile yeter demek istediğimi anlatmaya: “No team, surely, could come back from that. And no team would; except that Turkey are not a team in this tournament, they are a phenomenon, a force of nature. This is a campaign of almost mythical purpose.”
Sporda şansın yerini ve önemini hepimiz biliyoruz, “topun sevmesi” tabirini binlerce defa duyduk, okuduk, kullandık. Ama o şans gökten gelmiyor, mücadele etmeyen, boğuşmayan, didişmeyen ne kadar şanslı da olsa başarılı olamaz.
Karikatürize etmek, küçük görmek ve aşağılamaktan başka bir şey değildir. “Bizi diken, Almanları ezen Hırvatlar Türklere mi yenildi? Aman Tanrım dünyanın sonu geldi, başımıza taş yağacak” yaklaşımı bu.
Bunu sadece İngilizler yapar.
Rusları bize çok benzedikleri için seviyorum, Almanlara disiplinleri yüzünden hayranım, Fransızlara biraz gıcığım ama olur o kadar, Akdeniz ülkeleriyle hiç bir problemim yok- İtalyan erkekleri dışında-, ama İngilizlerden nefret ediyorum.
İnşallah Almanlardan sekiz tane yeriz de, iyice kudurur İngilizler. (Ne de olsa Rüştü Beşiktaşlı)
england vs CROATIA (qualification euro 2008)3- www.erotik-itiraf.com-da bir itiraf okudum dün:
flupke16 Erkek, Bursa, Yaş: 40, 20.06.08
Önce tipi sana uyan bir kadın bulunacak, onunla aynı ortama girilecek,onun seni istemesi sağlanacak,güldürülecek,vs,vs.. O sıra libidosu yüksek olmuş olacak, sex ortamı yaratılacak ve olabilirse sevişilecek sonra da performansınız çok iyi ise kuru bir teşekkür edilirken akdağdan kar bağışlanmış olacak..!
Kadınlarla erkekler eşit diyen kimse gelsin yanıma ben anlatayım ona oldu mu?.!
Ah be güzel abicim, ben bıraktım artık uğraşmayı, kafam iyi, rahatım yerinde böyle, kimsenin ağız kokusunu çekmeye gerek yok… Sen de vazgeç bu uğraşıdan, değmez, valla değmez…
4- Geçenlerde gün okuduğum bir haber beni uzun düşüncelere sevk etti: Datça’da karaya vurmuş halde bulunan, kesici ve delici bir aletle işkence edilerek öldürüldüğü anlaşılan bir yunus balığıyla ilgiliydi haber.
Bunu yapan insanı/insanları düşündüm; bir hayvana nasıl bu yapılabilir diye… Elinize bir bıçak, tornavida vs. aldığınızı, ve bir hayvanı acı çektirerek öldürdüğünüzü düşünün, ağzını kestiğinizi, karnına sapladığınızı... I-ıh, olmuyor değil mi? Bir türlü hayal edemiyoruz bunu… Ürperiyoruz da… Mesele öldürmek değil zaten, “acı çektirmek.” Istırap vererek, canhıraş seslerini dinlerken zulme devam etmek…
“Bunlar nasıl insanlar? Nerede yaşarlar, nerede çalışır, nerede çıkarlar karşımıza?” diye kafa yordum…
Ve aklıma Haneke geldi, Funny Games…
Funny Games Trailer18 Haziran 2008 Çarşamba
Maske üzerine'ye Şerh...
Ophelia: Efendim, hatıra verdiğiniz bazı şeyler kaldı bende, onları size ne zamandır iade etmek istiyordum, lütfedip kabul ederseniz şimdi...
Hamlet: Yok efendim yok, ben bir şey vermedim sana.
Ophelia: Sayın Lodrum, pekala biliyorsunuz ki verdiniz, hem de onları daha da değerli kılan soluğu mis gibi tatlı sözlerle. Tadları kaçtığına göre artık, münasip olur geri almanız. En değerli hediye bile, vereni vergisiz çıkınca, gözden düşer acele.
Hamlet: Haha, hah hahah, çok mu namuslusun sen?
Ophelia: Efendim?
Hamlet: Çok mu güzelsin?
Ophelia: Ne demek istediniz?
Hamlet: Demem o ki, hem çok namuslu, hem çok güzelsen, namusunla güzelliğin elele gezmemeli fazla.
Ophelia: Güzelliğe namustan daha iyi yoldaş mı olur, Efendimiz?
Hamlet: Olur, olur. Çünkü namus, güzelliği kendine benzeteceğim derken, güzellik kaş göz arasında namusu bir muhabbet tellalına çevirir. Bu, eskiden bir tersyüz, paradoks sayılırdı, doğruluğu çıktı şimdi ortaya... Ben bir ara sevdimdi seni.
Ophelia: Ben de öyle sanmış, inanmıştım size Efendimiz.
Hamlet: İnanmayacaktın bana, çünkü eski mayamıza istediğin kadar erdem çal, kolay değişmiyor cibilliyetimiz... Sevdiğim yoktu seni.
Ophelia: Büsbütün aldanmışım demek.
Hamlet: Git, bir manastıra kapan! Bir alay günahkar doğuracaksın da ne olacak? Az buçuk namuslu sayılırım ben, yine de öyle pisliklerim var ki, anam halt etmiş beni doğurmakla. Mağrurum çok, kindarım, muhterisim. Öyle kötü şeyler geçer ki aklımdan, ne aklım eser anlamaya, ne dilim varır anlatmaya, ne gücüm yeter kotarmaya. Benim gibi herifler ne diye sürüklenirler ki yerle göğün arasında? Aşağılık mahluklarız hepimiz, inanayım deme bize! Git, bir manastıra kapan!... Baban nerede?
Ophelia: Evde efendim.
Hamlet: İyice kapat kapıları üzerine, iyice kapat ki, sadece evinde edebilsin maskaralığını. Elveda!
Ophelia: Tanrım, sen yardım et ona!
Hamlet: Evlenirsen bir gün, şu şom ağızlı sözüm küpe olsun çeyizine: İstersen buz gibi soğuk, istersen kar gibi beyaz ol, mümkünü yok, bir kara çalacaklardır alnına. Git bir manastıra kapan! Elveda! İlle de evleneceksen ama, bir salak bul kendine, akıllı olursa çünkü, onu nasıl şamar oğluna çevirdiğini farkedecektir muhakkak. Doğru manastıra, hem de tez elden!
Ophelia: Sen akıl fikir ver ona, ya rabbim!
Hamlet: Sürüp sürüştürmeye de başlamışsın, duydum, hem de iyi yerden! Tanrı size bir yüz vermiş, siz bir başkasını, astarını istiyorsunuz! Kıvırtıyor, kırıtıyor, kıkırdıyor, ona buna olmadık aslar takıyorsunuz, şımarık haspalar sizi! Hadi oradan! Ben yokum bu işte! Deli miyim ben! Evlenme-mevlenme yok diyorum bundan sonra! Evlenmiş olanlar, biri hariç, varsın öyle yaşasınlar, ama bekarlar bekarlıklarını bilsinler! Git, bir manastıra kapan! Hadi! Hadi!!! *
Şimdi dileyen bu diyaloğu filme çekilen en güzel Hamlet uyarlaması olan Kenneth Branagh yapımından izleyebilir:
Kenneth Branagh and Kate Winslet - God Gives You One Face
Oyundaki en içli ve acıklı bir duygusal kargaşanın yaşandığı bölümlerden biri bu.
Aslında Hamlet, Ophelia'ya deli gibi sevmektedir...
Ophelia, masum bir melektir, pir-ü pak.
Ophelia'nin makyajına laf sokan Hamlet'in maskesi nasıl ama? Bence mükemmel...
amacına ulaştı mı? Evet. İntikamını alır oyunun sonunda, babasının katili olan kralı-amcasını öldürür.
Ya kaybettiği?
Hayatından da fazlası...
* çeviri Can Yücel manyağına aittir.
Maske Üzerine...

Garip mahluklarız.
Maskelerimiz var gardolabımızda.
Vücudumuzu saran cilt dokusu gibi, çirkin, kabul edilemez, mide bulandıran yanlarımızı gözlerden saklayan maskeler...
Yaşadıkça, büyüdükçe, öğrendikçe sayıları artan, çoğalan.
Elbise değiştirir gibi, her gün, hatta gün içinde birden çok kereler değiştiriyoruz o maskeleri duruma göre.
Üstelik hangi maskeyi takıyorsak yüzümüze, inandırıyoruz kendimizi o maskenin görüntüsü gibi olduğumuza. Sahteliğiyle çelişkili, öylesine içten bir inanmak ki bu, maskeyi kendimizden iğrenmemek için mi takıyoruz, yoksa diğerleri bizi o maskenin görünümü gibi sansınlar diye mi, belli değil.
Gardolaptaki maskelerin kimisini çok seviyoruz, "bana en çok uyuyor" diye düşünüyoruz, sanki bir gömlekmiş gibi.
Tümüyle doğal olduğunu, yapmacıklıktan kaçındığını iddia eden kişilerin aslında en beğendiği maskesini ne kadar benimsediğini farkediyoruz, maskesinin iç yüzü olduğunu zannedecek kadar kendisini kaptırdığını, o sanal görsellikle bütünleştirdiğini farkediyoruz. Üzerine gitmiyoruz böylelerinin, "sen kandır kendini, ama beni değil" diyoruz içimizden. Bir yandan da kendi maskemizden ötürü onu hoşgörüyoruz.
Yalansız yaşamak mümkün değil. Sadece söylemle kısıtlı kalmaz yalan, tavırlarda, bakışlarda, tutum ve davranışlarda sürekli bir "olduğundan farklı, aklından geçene aykırı, istediğine karşıt" hallerimiz var.
Psikoloji bu yalancı yaşamı meşrulaştırmak için otokontrol diyor, norm kavramını ileri sürüyor.
Derimizin altını gizlememizin tabii olduğunu söylüyor. Sosyal hayatta bunun bir gereklilik olduğunu vurguluyor. Modern yaklaşım opportunizm, pragmatizm kelimelerini fısıldıyor, daha geriden Machiavelli gülümsüyor...
Artık özümüzün, yaratılışımızın değil, hem kendi istediğimizle giydiğimiz, hem de bize uygun görülen maskeleri takmaya başlıyoruz.
Gardolap yetmemeye başlıyor, iş yerindeki çekmecelerimize, arabanın torpido gözüne, cüzdanımızın içine, tatile gittiğimizde götüreceğimiz valizimize, öteye beriye dolduruyoruz maskeleri.
Bize, kendimize yer kalmıyor artık.
Sıkıyoruz kendimizi, sıkıştırıyoruz. Eziyoruz, küçültüyoruz.
Sürekli frene basarak yaşamaya başlıyoruz.
Maskelerimiz işe yarıyor aslında, arzularımıza, tutkularımıza, ulaşmak istediğimiz amaçlara o araçlarla erişebiliyoruz.
Kandırmaya, alt etmeye yarıyor onlar. Etkili birer silah gibi, kendisine yakıştırmayı beceren kişiler için. "Yakıştırma" konusu da zamanla mükemmele ulaşıyor zaten. Hayat da öğrenilen bir şey sonuçta. Kurtlar sofrasına ayak basan kuzunun, evrim geçirerek kurtlaşmasından başka bir şey değil yaşam dediğimiz süreç, daha doğrusu, kurt maskesi takıp kuzu masumiyetini unutması...
Buraya kadar yazdıklarımdan, aslında maskenin kötü bir şey olmadığı sonucu çıkabilir.
Ben kötü demedim zaten.
Yalan dedim.
Kötü olan nedir peki?
Maskelerden midesi bulanıp duyduğu isyanla gardolabında ve tüm kıyıya köşeye sıkışmış sahte yüzlerini yakan birinin, gelmiş olduğu noktada aslında insan içine çıkıp göstereceği hiç bir şeyinin olmadığını farketmesidir.
Gerçek ne zaman daha güzel olmuştur yalandan?
15 Haziran 2008 Pazar
Ne İsa'ya, Ne Musa'ya...
Annesi "Vallahi olmaz, o eve önce Kuran girecek, sonra ne yaparsan yap" dediği için yeni taşındığı evine annesini üzmemek için vodka ve viskileri götüremeyip iş yerindeki dolabında tutan dostuna "ben alırım sana güzel bir Kuran, ev hediyem o olsun, sonra da sana gelirim içeriz o vodkaları" diyen ve bugün süslü püslü mealli bir Kuran alıp bir güzel hediye paketi yaptırdıktan sonra elinde Kuran neşe içinde evine gelirken Slayer'dan
God hates us All, God hates us All,
You know it's true God hates this place,
You know it's true he hates this race
sözlerini mırıldanıp bir süre sonra ansızın durumun absurdlüğü karşısında dumur olan kaç tane insan evladı vardır acaba...
Tanrım valla seviyorum ben seni...

12 Haziran 2008 Perşembe
Neler Oluyor Hayatta- II
-Lütfen haberi okunuyuz-
1- Hanım kızımız polis olmuş, sonra da fizyolojik ihtiyaçlarını ve duygusal gereksinimlerini gidermek için (bakınız Maslow'un Basamaklı Piramidi, onu bulamazsanız google'da Petra diye search ediniz. Petra bütün piramitlerden güzeldir, bisküvili piramit pastadan bile) karşı cinsten meslektaşlarını en kolay ulaşılabilir hedef kitle olarak benimsemiş. Buraya kadar herşey yolunda.
2- Dört polisin dick'iyle müşerref olmuş, hiçbirisinde aradığını bulamamış. Kolay mı öyle bulmak? Arasın.
3- "Bir de askerlerden deneyeyim şansımı" demiş, karşısına çıkan astubayın dick'ini ve astsubayı sevmiş. Daha önce yaşadıklarını anlatmış yelken açtığı yeni aşkına ve dick'ine, ne güzel, problem yokmuş, dürüst kızmış, her şey normal buraya kadar.
4- Ama meslektaşları olan bayan polisin kukusuna aşina dick'lerin sahibi centilmen polisler, meslektaşlarının ve onun kukusunun peşini bırakmıyorlarmış. Kızımız haliyle durumdan çok rahatsız olmuş ve bunu nişanlandığı astsubaya anlatmış. Buraya kadar da doğal seyrinde gidiyor olay.
5- Nişanlısını dinledikten sonra "canikom, idari soruşturma diye bir şey var, adli işlem diye bir şey var, görgü şahidi, telefon kaydı, kısaca hukuksal yollar var, bunlarla önce bir konuşalım, olmazsa şikayet ederiz, ikimiz de kanunları yerine getirmekle yükümlüyüz, hukukun üstünlüğü... abidik gubudik" gibi şeyler gevelemesi gereken devletin üniforma giydirip "ben bu adam tarafından temsil ediliyorum" diye işaret ettiği astsubay, devletin farklı bir renkte üniforma giydirip "ben bu adamlar tarafından da temsil ediliyorum" dediği tacizcilerle mücadele etmek için kime gidiyor?
Halasının oğluna...
Şimdi, halasının oğlu 91 kg Balkan Boks Şampiyonu olsa, bir nebze anlayacağım, (yani gene inanılmaz bir şey olur ama] en azından "devletin dediğimiz organizasyonun aslında en büyük ve resmi - legal mafya, asker ve polisin bu resmi mafyanın tetikçileri ve bodyguardları, maliyenin haraççısı, yargının da sözü edilen mafyanın avukatı" olduğu yönündeki tutarlı önermeye çok aykırı olmayacak, tabi hukuk devleti ve orman kanunu bağlamında...
Ama buraya kadar sağlam kalan sinirlerim, şu meşhur "hala oğlunun" MLKP üyesi olduğunu okuduğumda koptu gitti...
Acaba aralarında nasıl bir konuşma geçti?
- Ya gardaş bir problem var burada...
- Söyle abi, var mı bizlik bir şey?
- Nasıl desem, yengeni rahatsız ediyor bazı puştlar...
- Vay puştlar vay! Kim abi hemen bakalım icabına!
- Ya polisler varmış, eskiden tanıştığı... (Yengeni dick'enler dememiştir sanırım.) Bir ders vermek lazım onlara.
- Emrin başım üstüne abi. Ben hallederim, geliyom istanbula.
Bu konuşma, [gündemdeki telefon dinleme fiili sayesinde] öğrenilmemiş olsaydı, MLKP üyesi hala oğlu, bu polisleri birer birer temizlerdi. Eninde sonunda da açığa çıkardı zaten örgüt üyesi olduğu...
* Biz bu polisleri şehit diye bilirdik. Törenler yapılırdı, yazılı ve görsel medyada günlerce yayınlanırdı bu haberler. Ağlayan dul eşler, "babam nerede anne?" diye soran şaşkın çocuklar filan... Aralarındaki organik bağı da kise bilmeyecekti, şüphe edilmeyecekti, sadece polis oldukları için silahlı eylemde şehit olan... avidik gubidik...
* Hükümet ne zamandır sessiz olan aşırı sol terör örgütlerine yönelik yeni bir plan yapar, bu amaçla Milli Güvenlik Kurulu toplanırdı. MİT, emniyet, asker, "ne oluyor, durup dururken bunlar gene hortladı" diye kafa patlatırdı.
*DHKP-C ve öteki marjinaller, "lan MLKP eylem yapıyor, biz oturuyoruz, tabanımızı kaybetmeyelim, biz de sesimizi çıkartalım, yoksa unutulup gideceğiz" diye hemen bir kaç "iş" yaparlardı.
*Ne yapılıp edilip bu cinayetler önce İşçi Partisine, sonra da Ergenekon'a bulaştırılırdı.
* AB ülkelerine terörle mücadele konusunda yeterli destek verilmediğinden ötürü resmi ağızlardan çıkan sert sitemler dile getirilirdi, "siz zaten apo'yu saklamıştınız, fehriye erdal'ı da vermediniz bize" gibi laflar da sokulurdu.
* Bu arada polis ve jandarma, iç güvenliği, asayişi abidik gubidiği uygulamakta 90'larda olduğu gibi sert önlemler almaya başlardı, her cuma-cumartesi gecesi huzur operasyonu gibi... En azından istiklal caddesi'nde sol tandanslı dergi satan veletleri ve çirkin kızları görmezdik uzunca bir süre. Özgürlüklerin bu ülkeye fazla geldiği vurgulanırdı.
Uykum gelmese uzatacağım daha...
Ulan ne kukuymuş be! Ülkeyi batıracaktı şerefsizim!
07 Haziran 2008 Cumartesi
Mevsimler Üzerine...
Sonbahar, kış ve ilkbaharın bana yaşattıklarının ardından, yazın bu ilk günlerinde geriye ve bugüne baktığımda gördüğüm;
Bıkkınlık… Değişim… Dönüşüm…
Acı... Teşhis… Tedavi…
Mutsuzlukla beslenen adam… Mutsuzluk tüküren adam… Mutlu olmak isteyen adam…
Reddetmek… Diretmek… Direnmek…
Arama… Aranma… Aramama…
Öfke… Yansıtma… Sükûnet…
Poligami… Monogami… No Woman No Cry…
İnanma çabası… Bağlanma İsteği… Güven bunalımı…
0+0 = -1
Nasıl her izlediğim film, daha evvel seyrettiğim bir başkasını çağrıştırıyorsa,
Müzik çok önceleri kulağıma erişen bir melodinin tınısını hatırlatıyorsa,
Kitaplarımın sayfa kenarlarına “bunu filanca da şöyle ifade etmişti” veya “falancadan farklı düşünüyor aynı konuda” gibi notlar alıyorsam,
Artık benim için “yeni” bir şey kalmadığı sonucuna varıyorum hayatımda…
Bununla da bitmiyor…
Karşıma çıkan her iyi (olduğu öngörülen) insanda, potansiyel kötülük hissediyorum. İyi olduğuna inanmıyorum, öyle dursa da.
Karşıma çıkan, tanıştığım her kadında fitne ve yalan duyumsuyorum, ne kadar içten, doğal ve samimi davransalar da, o ölçüde yapmacık, adi ve riyakâr olduklarını biliyorum.
İş yerimde herkesin fitne tohumları attığını izliyorum tüm ilişkilerde, kendisini süt gibi temiz lanse eden insanların hem de.
Süleyman Peygamber’in sözlerini yazmıştım uzun zaman önce.
Göreceğim her şeyi gördüm ben.
Bir loser değilim. Kaybettiklerim [her ne kadar olumsuz da olsa] bana çok şey kazandırdı. Duygusal ve zihinsel zenginliğim, tüm zararlarımı sigortadan karşılıyor.
Güven hariç.
O gidince, külliyen ve ebediyen gidiyor.
Muvakkat değil, müebbed.
Bir narsist, böyle bir muhasebede “güven hissimi tümüyle yitirmişsem kaybeden ben değil, ötekiler, güvenmediklerimdir” diye düşünür.
Güvenemiyorum artık.
Bu bir zarar sayılmaz.
Olsa olsa “ziyan” denir.
Peter Gabriel’in Kate Bush ile yaptığı bir düet vardı, don’t give up şarkısı. Senelerdir hep dolmuştur gözlerim dinlerken o şarkıyı… Artık o da bana Slayer gibi geliyor… Kirpiğim dahi kımıldamıyor.
Bıktım artık…
Yaz mevsimine ayak bastığımız şu günlerde, idrak ediyorum ki, geride kalan (2007 senesindeki) sonbaharı ben aslında bir ilkbahar gibi yaşamışım, onu takip eden kış, deneyimlediklerimle/yaşadığımı zannettiklerimle yaz hüviyetine bürünmüş, ardından gelen ilkbahar ise aslında bir güzmüş benim için.
Kuzey yarımküre ilk günlerinde olduğumuz haziranı yaşayıp yaza girebilir.
Ben kişisel kışımın eşiğinde durduğumu biliyorum şu an.
“Bir Yaz Gecesi Rüyası” başkalarının olsun, ben “Bir Kış Masalı” işliyorum.
Önceki kışlardan, kendini arada bir tekrarlayan karlı ayazlı aylardan farklı bu mevsim… Zemherir gibi bir kış, benzerlerinden öte, derinde, bin beter.
Bir insana, kadına, olaya karşı duyulan öfkeden ötürü kaynaklanan bir tepki değil…
Çok daha genel… külli… ciddi… ezici… daimi…
Etiketlemeye, hüküm vermeye pek meraklıdır insanlar, “hasiktir lan bal gibi de loser’sın işte” diyebilir kimileri... Çok da sikimdeydi ne söyledikleri, anlamamak veya yanlış anlamak aynı kapıya çıkan iki yoldur sonuçta, anlatmak, açıklamak bile zûl geliyor artık. Nef’i ne kadar loser’sa ben de o kadar loser’ım.
Ey dil hele âlemde bir âdem yoğ imiş
(Ey Gönül, bu alemde bir insan yokmuş.)
Vâr ise de ehl-i dile mahrem yoğ imiş
(Varsa da, gönül ehline yakın kimse yokmuş.)
Gam çekme hakîkatde eğer ârif isen
(Siktir et eğer bilge biriysen)
Farz eyle ki el'ân yine âlem yoğ imiş
(Farzet ki bu alem hiç olmadı zaten.)
"ilahi, kimsesizlikten bunaldım, âşina yok mu?
vatansız, hânümansız bir garibim... mültecâ yok mu?
bütün yokluk mu her yer? bari 'yok!' der sada yok mu?"
Der bir başka şair… Ben artık “var olmayacağına” kat’i olarak kanaat getirdim. Benim için yok…
Doğrusu bu ya, biri “Var” olsun diye gerçekliğimi, doğrularımı inkar ettiğim zamanlar oldu.
Ruhumu sattığım oldu…
Duygularımı buruşturup çöpe attığım…
Bedenimi pazarladığım…
Kendimi yok saydığım…
Hepsi boş…
Her şey anlamsız…
Porphyre Eglantine ne güzel demişti Hiçliğin Türküsünde,
Koca bir çölde
Sonsuz bir kum denizinde,
Arıyorum
Yitik yolu arıyorum
Bulamadığım bir yolu.
Bir orada, bir burada
Bütün yönlerde ruhum
Bulamıyor aradığını.
Bu korkunç boşlukta
Bu sonsuz boşlukta,
Her yanım kum
Alabildiğine parlak, boğucu
Kumlar uzanıyor çevrenin sonuna değin
Sonra bir ses duyuyorum
Tatlı, gür ve kahredici
Diyor ki bana:
"Yitik bir ruh sanıyorsun kendini sen!
Bir ruh sanıyorsun kendini
Yanılıyorsun. Bir ruh değilsin gerçekte
Yitmiş de değilsin
Bir hiçsin yalnızca
Yoksun sen."
Değmez ki, çünkü var olan her şey yalan, göstermelik, basit ve adi. Gülümsemeler. Kelimeler. Bakışlar. Dokunuşlar…
Sahte tüm bunlar, samimiyetten, dürüstlükten fersah fersah uzak.
Hüküm vermeye, yargılamaya pek meraklı kimileri, şimdi de “için dışına aksetmiş senin, herkesin kendin gibi görmeye başlamışsın, hiç de bile, 'men dakka, dukka' demişler, sana senin çok sevdiğim gibi Latince bir değişle cevap verelim ve sen de onu sok götüne, “pravis omnia prava” pislik ancak pislikten tad alır, Unutma Oğuz, sen istedin bu hale gelmeyi” diye laf geveleyecekler.
Ne gördüler ki onlar, ne bilecekler…
“Urfa’da okusford vardı da biz mi gitmedik” diyen öküz gibi ben de söyleyeyim, masamda Namlı’nın bal-kaymağı vardı da, ona arkamı dönüp tercih mi ettim keçiboynuzunu?
Açlığını bastırmak nevinden kendimi uyuşturmaktı benim yaptığım…
Ama ne güzel demiş Üstad? “Yüz binlerce ad söylese de maksadı, dileği hep Yusuftu. Acıkırsa onun adını söylerdi. Tok olursa onunla doyar, onun kadehinden sarhoş olurdu…”
Ben de bir Yusuf aradım hep…
Sarıya boyalı taşları bana altın diye yutturanların hiç kabahati yok mu peki? Ya delik sandalı bana sağlam diye kakalayıp açıklara salanların? Ağzı kırık bardakla bana şarap ikram edenlerin? Çatal dille beni öpenlerin?
Bu halimi görüp “Şeytan azapta gerek” diye gülümseyenlere derim ki, Şeytan hep şeytan değildi, hikâyenin başında İblistir onun adı… İblis kelimesinin etimolojisinde ümitsizlik vurgusu yer alır. Şeytan olarak adlandırılması ise (etimolojik olarak şeyn’ kelimesinden gelir,bozulmuş, sapmış anlamına gelir) çok sonradır. Ezelden beri “böyle” değildim elbette. Mevsimler değişiyor, ve tabii ben de.
Yapımda ve yayında emeği geçen [bu hale gelmeme katkıda bulunup az ya da çok götüme koyan] herkese teşekkürlerimi sunarım.
Sadece benim için söylüyor Slayer,
06 Haziran 2008 Cuma
02 Haziran 2008 Pazartesi
Ortaya Karışık, 1,5 porsiyon...
Şu yazıda bahsi geçen, benden bir yaş büyük olduğu için abi dediğim “aksakallı nur yüzlü” iş arkadaşımla seçmiş olduğu hayat yolu, karakteri ve duruşu çok benzeşen, ideal aile erkeği/babası eski bir dostum aradı cumartesi günü, mutlaka görüşmemiz gerektiğini söyledi ısrarla. Bir tuhaflığı olduğunu hissettiğimden randevuleştik, aynı gün öğleden sonra Özsüt’te kendisini beklediğim masaya oturur oturmaz merhaba bile demeden ağzından çıkan ilk cümle şu oldu:
“Van Basten, Dassaev’e o golü attığında henüz doğmamış bir kız benim ağzıma sıçıyor.”
“Ben seni evli ve iki çocuk babası, mutluluk timsali bir adam olarak biliyordum?”
“Evet… Öyleydim. Yardımına ihtiyacım var.”
Eşini, annesini, tüm yakınlarını tanırım… Benim gibi bir psikopattan yardım isteyecek kadar şaşırmış yolunu… Yirmilik bir çıtır yıkmış şatosunu, küçücük bir gedikten sızan su sele dönüşüp boğmuş adamı…
“Kadınlar konusunda uzman sensin, ilk defa başıma geldi böyle bir şey ve acı çekiyorum” dedi.
Erkek orospuluğu konusunda bir sertifikam eksikmiş…
O’na anlattıklarımdan ve tavsiyelerimden sonra yolunu aydınlattığımı söyleyip özgüvenli ve mutlu bir şekilde ayrıldı yanımdan. Bense bu konuşmanın yapılabileceği danışman yetkinliğinde/tecrübesinde olduğum için mutsuz kaldım geride.
Van Basten - what a goalİmza İncelemesi dersinde hocanın söylediği, aslında plastik sanatların ve yaratıcılığın her aşamasında geçerli: Genel karakteristikler elbette aynı kalıyor ama bir insan aynı imzayı iki kere atamaz; formu aynı kalsa da mutlaka kimi farklar olacaktır, hızından genişliğine, eğiminden büklümlere kadar… Resim de böyle, kaligrafi de, heykel de, hat da. Aynı çizgiyi iki defa çizemeyiz bile.
Haneke’nin yaptığını biri bana izah etsin o zaman. “Amerikalılar altyazı okumaktan hazzetmiyorlar ve Almaca da bilmiyorlar, anadillerinde izlesinler ve para kazanayım” diye mi Funny Games U.S.’i çekti bu adam? Virgülüne kadar aynı bir film neden çekilir? Yoksa bu, yönetmenin kendisine karşı meydan okuması [challenge] mıdır? Veya “Bundan daha iyisi olamaz” mı demek istiyor adam bize? Ona zaten itirazım yok, 1997'deki ilk versiyonu izlemiş ve iman etmiştik.
19 yaşımda İstanbul’u ilk terk ettiğim günü anımsıyorum, iki ay sonra şehre dönmüştüm birkaç günlüğüne. O vakitler Yeni Otogar'dan değil, Topkapı’daki korkunç terminalden kalkıyordu otobüsler. Nefret ettiğim, şehrin göbeğinde devasa bir çıban gibi gördüğüm eski otogara iki ay sonra geldiğimde o keşmekeşin ortasında olmaktan duyduğum inanılmaz huzuru unutamam, minibüs şöförünün ağzındaki tükürükleri saçarak saydırdığı küfürleri şiir keyfinde, aralıksız çalan kornaları müzik gibi dinlemiştim… Haneke’nin Funny Games U.S.’ini de öyle. Böylesi bir filmi izlerken sürekli gülümsememin başka bir açıklaması yok.
Doktorada içimde bulunduğum dört kişilik bir grubun hazırlayacağı ödev için bipolar kişilik bozukluğu (manik-depresif) olan bir kadının kaleminden yazılmış olduğunu varsaydığımız (kadının tuttuğu) günlük metinlerine ihtiyacımız vardı, “metinleri ben yazarım, siz öteki işlere bakın” dedim ve blogumdan birkaç paragraf alıp önlerine koydum grup arkadaşlarımın. Okuduktan sonra ilk soruları “bunları nereden buldun?” oldu.
“Eee… Ben yazdım bunları…”
Psikolog yalnız kaldığımız ilk fırsatta, “onları sen yazdıysan, çok acil tedavi görmen gerek, yanlış anlama ama kesinlikle hastasın sen” dedi. Yazarken çok eğlendiğimi söylediğimde başını iki yana sallayıp “yutturamazsın” havasında kaşlarını kaldırmayı ihmal etmedi.
Biyolog benimle konuşmamaya çalışıyor, uzak ve mesafeli durmaya başladı. Üzerine gitmiyorum elimden tamamen kaçırmayayım diye.
Avukat önüme secde edecekti neredeyse, bayıldı kız.
Şimdi; psikolog tipim değil zaten, ama biyologun kankası.
Biyologta onu ilk gördüğüm eylül ayının başından bu yana gözüm var, ocaktan beri de yüzüğünü çıkardı, fıstık gibi hatun ama saf biraz.
Avukat şeytan gibi zeki ama o da tipim değil.
Biyologu ayartmak için psikologa hasta olmadığımı ispatlamam gerektiğini düşünüyorum. Son birkaç derstir psikologa şebeklik yapmaktan bunaldım… Yutmuyor.
Ama zaten hasta olmadığıma ben de inanmıyorum ki…
Ve tabii, Pucca için özel paragraf: Bu defa da google’a “pucca temalarının gormek istiyorum” yazan biri gelip benim blogumu ziyaret etmiş. Neden kimse Gregor Samsa’yı ararken bana uğramıyor, neden bunu, şunu veya onu arayanlar, pudra veya talisman bağımlıları değil de, Pucca takıntılı tipler karıştırıyor blogumu bilmiyorum. Gelsinler, arasınlar, pucca'yı bulurlarsa bana da söylesinler :)
26 Mayıs 2008 Pazartesi
Puzzle Üzerine...
Ertesi gün özür dileyip bir de barışmak için hediye almış bana, şirin şirin gülümseyerek verdi bana kocaman bir poşet. (Sürekli kırdığı kalpler için özür dileyen biri olarak, benden özür dilenmesi pek hoşuma gitti ne yalan söyleyeyim, bir de poşet var, hediye, ay ay ay ne güzel...) Poşetin içinden çıkan koca kutuyu gördüğümde hızlanan kalbim "hö!" dedi, durdu, bir an nutkum tutuldu: Puzzle! Bir de ukala dümbeleği bir entellektüel müsveddesi olduğumdan, Bosch'un en sevdiğim tablosunun, "Garden of the Earthly Deligths'ın puzzle formunu almış bana... Doğal olarak kibarca gülümsedim, yüce anlayışımla kendisini bağışladığımı söyleyip teşekkürlerimi dile getirdim farklı ifadelerle, (zaten ben de aşırı tepki göstermiştim, özür dilemesi gereken aslında bendim ya neyse) ayrıca Bosch'un tablosunu kutu üzerindeki resminden O'na anlatmaya, açıklamaya başladım. (Duramam, ukalayım.) Fakat bir yandan da, "ulan başıma iş aldım, bu ne yaa" diye ürpertili düşünceler de kafamın içinde dolanmaya başladı o an. Tablo zaten maşallahlık, adam beş yüz sene evvel sanki puzzle olarak yapılsın diye tasarlamış kompozisyonu...
-Ya bu çok zordur ama...
- Hayır, aksine, sana kolayını aldım... Sadece 1500 parça.
- İyi de, çok vaktimi almaz mı, ne kitap okuyabilirim, ne de porno izleyebilirim buna bulaşırsam...
- Yeni bir şeyler yapmak iyidir. Pornoyu azaltırsın hem böylece. Resmi sevdin değil mi?
- Ya resim çok güzel ama...
"Hayatım boyunca puzzle yapanlara ruh hastası ve sabır tanrısı gözüyle bakan biri olarak, benim gibi bir psikopatın ne işi olur 1500 parçayla" diyemedim tabi. O an için iyi niyetli bir hediye gibi gelmişti bana. İpucu almaya çalıştım:
- Nereden başlayacağım? Bunun raconu nedir?
- Önce köşeleri, kenarları bulacaksın. Sonra da renkleri ayırırsın. Yavaş yavaş tamamlarsın sonra da diğer parçaları.
- Ya bu resim çok zor sanki...
- Değil ya. Beğenmedin mi yoksaaa?
- Yok yok, beğendim... Çok teşekkür ederim...

Bu akşam masaya döktüm kutuyu ve işte o zaman anladım nasıl bir bela ile karşı karşıya olduğumu... Minicik minicik, yüzlerce parçacık... Nasıl talihsiz bir adamsam, bütün parçalar da ters yüz halde [yani resim yüzü altta] dökülebildi, bunun olasılık hesabını yapsam zaten matematikçi olurdum...
Önce köşeleri, kenarları ayıracağım... Sonra renklerine göre gruplayacağım... allah kolaylık versin...
Saate baktım, 19,45. Başladım ters dökülmüş parçalarını çevirmeye, renklerine göre ayırıyorum, bir yanda da elime gelen bir tarafı düz kenarlı olanları da başka bir yere koyuyorum... Sigara... Saate baktım gene, 20.30 olmuş. Küllüğe baktım, dört izmarit birikmiş... Masaya gruplandığı iddia edilen bir miktar parça var, bu arada ezici çoğunluk hala ters halde somurtup bir insan elinin onlara dokunmasını bekliyor... İçimden " allahım, neden ben?" diyorum...
Kalkıp bir bademli magnum aldım dolaptan, Slayer'i kapatıp Korsakov'un Spanish Capricchio'sunu açtım, kendimi mutlu ediyorum, ara verdim, sakinleşeceğim güya... Magnum bitti, Korsakov çalıyor hala... Masaya oturdum tekrar.
O bordo, aşağıya... Açık renkler sol tarafa... koyular cehennem bölümü, onlar sağ tarafa... Sigara... Korsakov'u filan duymuyorum artık...
"Pornoyu da azaltırsın böylece"
Bir baktım, ne zamandır titremeyen sağ elim gene parkinson-vari bir zangırdama nöbetine kaptırdı kendini... Saate kaydı gözlerim, 21,55. Kül tablası dolu... Kutuya ilişti gözüm, www.puzzlepassion.com adresi yazılı köşesinde. Bunu yapmak için passion değil, düpedüz bir kişilik bozukluğu olması lazım insanın!
"Önce köşeleri, kenarları bulacaksın"
1500 taneyi çeviremedim bile, ne köşesi lan! Bir de bunları eşleştirmek var sonra!
Kalktım sandalyeden, kafamı dağıtmak ve sakinleşmek için daha evvel denemediğim bir yöntemi, bekleyen bulaşıkları yıkamayı seçtim... Korsakov'u değiştirdim öncesinde, Black Sabbath çalsın.
Motivasyon: Herkes nasıl yapıyor Oğuz? Pia'nın üst katındaki Brueghel puzzle'ına her gittiğinde kıskanarak bakmıyor musun? Bunu evdeki duvarına -hole- asacaksın, "ben yaptım" diyeceksin, yalnız ve tek başına... Bulaşıklarını da sen yıkıyorsun, evin için bütün bunlar. Yaşadığın yeri güzelleştir, sana verilen bu keyifli hediyeyi duvarına asarak taçlandır.
22.25 Tekrar oturdum puzzle'ın başına... o açık yeşil sol tarafa, bu düz kenar sol üste, kahverengi olan sağa...
Yapacağım...
Yapabilirim...
A. Q.'un puzzle'ını ben yapamayacağım da kim yapacak be!
Sigara...
Ulan ne işim var benim burada güzelim pazar akşamımda....
Yapmalıyım...
Derken bir sms geldi o sırada: "Ne yapıyorsun?" İşte o an kendimi Hasbi Tembeler karikatürlerinde gördüğüm, önüne konulmuş bir çuval patatesi soyan asker gibi hissettim... Hadi patates yenir, puzzle ne boka yarar! Kaldı ki bu üç saatte bir çuval patatesi soyardım ben, bu şaaptığım parçaların 1/5ini daha gruplayamadım bile!
"Aksine, sana kolayını aldım. Sadece 1500 parça."
O an aklıma Beyaz Fil geldi... Bir Mark Twain hikayesi... Beyaz Fil, Güneydoğu Asya'da Racaların, hükümdarların vs. sevmedikleri, uyuz oldukları racalara verdikleri hediye. Şöyle ki, Beyaz Fil kutsaldır o bölgelerde, o nedenle bağlanamaz, tutulamaz, öldürülemez, hareketlerine engel olunamaz. diledikleri gibi hür, özgür olan beyaz fil de ister tarlaya girer ve ekinleri ezer, isterse evin ahırına tekme atar, insanları ezer, arabaları parçalar... Kimse "gık" diyemez, kutsaldır, zaten başka racanın hediyesidir. Yani kısacası bir başbelasıdır, atsan atamazsın, satsan satamazsın... Ağzını açıp beklersin, fil isterse mıçar, isterse işer. İki sene önce müdür, odasında olmasından bıktığı limon ağacını ( evet, ağaç) "bunu sana vereyim, odana yakışır" diye bana verirken de beyaz fil gelmişti aklıma... (hala büromda o ağaç.)
- Beğenmedin mi yoksaaa?
- Yok yok, beğendim... Çok teşekkür ederim...
Sms'e sadece "puzzle" diye cevap verdim... Ağız dolusu bir küfürle hemen uzaklaştım masadan... O parçaları kutuya geri koymak için bile yaklaşmak istemiyorum oraya.
Sevgili Burcu, sadece "özür diliyorum" desen de yeterdi be kadın! Kastın neydi bana!
Not: Resme tıkladığınız zaman açılan sayfada üstteki küçük resime clickleyin.
24 Mayıs 2008 Cumartesi
Kloset Kapağı Üzerine...
Kadın: Alloo! Naber?
Adam: İyi günler. Nasılsınız?
Kadın: İyiyim.
Adam:…
Kadın: Orada mısın?
Adam: Evet, siz nasılsınız diye sormanı bekliyorum.
Kadın: Iyyy… off yaa... Siz nasılsınız efendim?
Adam: İyiyiz.
Kadın: Akşam napıyoruz?
Adam: Akşam mı? Ben arkadaşımla buluşup babası rahatsız olan bir başka arkadaşımın yanına gideceğim hastaneye ziyaret amaçlı. Ne zaman bilmiyorum, kendisiyle buluşacağım arkadaş da şu an şehir dışında, belirsiz. Ayrıca evde işlerim var, kloset kapağı takmam lazım tuvalete.
Kadın: Ne diyosun sen ya, biz bu akşam için buluşacağız, sinemaya gideceğiz diye konuşmadık mı? Ne kloset kapağından bahsediyorsun sen?
Adam: Geçen günkü görüşmemizde bu akşam yemek, sinema lafı geçmişti ama kesin ve net şey demedik… Daha doğrusu sen söyledin de, ben bakarız, konuşuruz gibi bir şey demiştim sanırım. Öyle hatırlıyorum yani.
Kadın: Ben de senin peki dediğini hatırlıyorum. Hatta o filmin konusunu anlattım sana uzun uzun.
Adam: Olabilir, ama işte, hastanedeki ziyaret için arkadaşımla buluşacağım dediğim gibi, ne zaman gideceğim, döneceğim belirsiz üstelik, sonra da evde işlerim var.
Kadın: Ya var ya…. İnanamıyorum şu dediğine yaa…
Adam: Ne oldu allahaşkına? Sabah öğrendim durumunun kötülüğünü. Hem hastalık bu, arkadaşımın yanında olmak, bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormak, hatta bir işe yaramak isterim elimden ne gelirse.
Kadın: Onu demiyorum ya. Aslında ona ayrıca kızgınım, akşam için benimle sözleşmiş de olsan elbette hastaneye gideceksin ama haber vermek için aklına bile gelmiyorum.
Adam: Biz sözleşmiş miydik cidden? Ayrıca sen böyle biri değildin Burcu, Hastalıktan bahsediyorum, ziyarete gidiyorum, ne için trip attığının farkında mısın sen?
Kadın: Manyak mısın sen ya, benim dediğim o değil zaten!
Adam: Ben senin böyle biri olduğunu bilmiyordum… Şaşırttın beni.
Kadın: Beni delirtme yaaa! Sen bu konuşmanın arasına kloset kapağını nasıl soktun onu aklım almıyor! Kızdığım o!
Adam: O da önemli bir iş. Geçen gün kırıldı, hiç rahat etmiyorum.
Kadın: (Çığlık çığlığa) Ya hala devam ediyorsun, o kloset kapağı götüne girsin de götün kloset şeklini alsın, rahat rahat sıçarsın o zaman!
Adam: Lütfen ağzını bozma.
Kadın: Delirtme o zaman beni! Ne dediğinin farkında mısın sen! On dakikalık kloset kapağı takma işi yüzünden bana “evde işlerim var, görüşemeyiz” diyorsun! Ne kadar anal bir adamsın! Derin anal komplekslerin var senin!
Adam: Sakin ol. Hayatımda hiç kloset kapağı takmadım ben. Nasıl bir şeyle karşılaşacağımı, ne yapacağımı da bilmiyorum. Lütfen anlayış göster.
Kadın: Ya yeter ama! Ayakta işiyorsun zaten! Günde kaç defa kullanıyorsun allahaşkına o kloseti sen? Bu kadar mı acil ya? Kaç defa sıçıyorsun günde?! En fazla iki defa.
Adam: Sen ne sorduğunun farkında mısın? Konuşmayı bu hale nasıl getirdin, inanamıyorum. Sana ne kaç defa sıçtığımdan?
Kadın: Delirttin ya beni! Benimle görüşmek istemediğini söyle, olsun bitsin işte!
Adam: Sanırım şu an iletişimiz koptu. Seninle konuşulamıyor.
Kadın: Bu akşam o kloset kapağı takılmayacak! Hastaneden sonra beni arayacaksın ve buluşacağız, yemek yiyeceğiz!
Adam: Farkındaysan konuşmayı “ya ben, ya kloset kapağı” şeklinde sürdürüyorsun. Benim için önemlisin ama kendini bir kloset kapağı ile rekabet eder halde görmeni de istemem… Zaten bu rekabetten kimin galip çıkacağı belli.
Kadın: Şu an seni nasıl ayaklarımın altına almak istiyorum bilsen!
Adam: Neden kızıyorsun? Sen bugün varsın, yarın yoksun. Ama kloset kapağı hayat boyu benimle birlikte olacak.
Kadın: Yeter ya! A valla yeter! Oğuz yeter ama!
Adam: Akşam hastaneden çıkınca ev gidip kloset kapağını taksam, sonra seni arasam? Sakıncası var mı seni aramamın?
Kadın: O kloset kapağı bu akşam takılmayacak! Pazar takılacak! Hastaneden çıkınca hemen beni arayacaksın! O kadar!
Adam: Sakin olur musun lütfen. Sürekli bağırıyorsun.
Kadın: Oğuz ya… lütfen… bak rica ediyorum… uzatma hadi… Sıkıldım.
Adam: …
Kadın: Dalga geçiyorsun değil mi böyle konuşup?
Adam: Hangi konuda?
Kadın: Şu konuşma boyunca. Sesin ne kadar ciddi ve sakin... Geyik yaptığını söyle yoksa seni boğarım!
Adam: …
Kadın: Bir şey söyle…
Adam: …
Kadın: Orada mısın?
Adam: HAHAHAHAHHHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHHAHAHAHAHAA!!!!!
Kadın: Öküz! Öküzsün sen ya! Sana öküz demek bile az!
Adam: HAHAHAHAHHAAHAHAA!!!!
Kadın: Gülme ya! Akşam o kollarını mosmor etmezsem!
Adam: Kloset kapağı olsun mosmor etmeyen, HHAHAHAAAHAHAAHAH!
Kadın: Sus ya gülme! Akşam bekliyorum aramanı! İşte o kadar!
Adam: Hastaneden HAHAHAHHAAHA çıkıp eve geçerim, AHAHAHAAH kısa bir işim AHAHAHAHAHA var, ararım seni.. AHAHAHAHAAHAH
Kadın: Hele bir eve git!
Adam: Ay çok eğlendim! Harikayım ya!
Kadın: Öküzsün sen!
Adam: Sen de eğlendin, itiraf et, HAHAHAHAHAA, neyse, akşam ararım seni, işlerim bitince.
Kadın: Sadece hastane işin var!
Adam:HAHAHAHAHAHHAAAHAHAHAHAHAHAHA! [Dıııııııt.]
p.s. Bu konuşma bugün öğleden sonra gerçekleşti, sonrasında çalakalem yazdım ama eve yeni geldiğim için şu anda bloga koyabildim. Yoksa Gosalynmallard'ın magazin ihtiyacını karşılamak gibi bir niyetim yok:) [Kadrolu Son Ütücü duruyor elbette. Burada geçen "kanka"]
23 Mayıs 2008 Cuma
Oscar Wilderness'e Açık Mektup
Blogunu yalnızca davetli okuyucuların okumasına izin verir şekilde yeniden düzenlediğini gördüm.
Beni ihmal edilebilir avam kategorisinden çıkarıp seçilmiş havass arasına alırsan, işte o vakit kendimi mes'ud addederim. [Bir mutlu olma/olmama problemim olduğunu biliyorsun, artık bu senin elinde....] İyi çocuk olurum, anneme saygılı davranırım, evimin tüllerini iki ayda bir yıkarım, hatta geçen gün kırılan kloset kapağını bile değiştirir, senin için kedi desenlisi de alırım.
Hatta, bloguma kedi resimleri bile koymayı va'ad ediyorum.
Beni duymazdan gelme... Yakarışıma kulak ver. Acı çektiğimi görüyorsun...
Fanzin 20'ye günde üç öğün ihtiyacım var!
Ne olur anla beni...
21 Mayıs 2008 Çarşamba
Kendinden Menkul ve Gayr-i Menkul Üzerine...
Cumartesi günü odasında oturup son kahve-sigara sefalarımızdan birini yaptığımız iş arkadaşım telefonuma ard arda gelen sms’lerden bunalarak isyan etti ansızın: “ne olacak senin bu halin? Yaşın 35, bırak evlenmeyi çoluk çocuğa karışmayı, düzgün bir ilişkin bile yok. Sürekli telefon, sms… Akşam eve gittiğimde çocuk sallamak hoşuma gitmiyor ve çoğu zaman senin özgürlüğünü kıskanıyorum ama benim ruhum kaldırmazdı bu kadarını, kaç kadınla berabersin, nasıl idare ediyorsun allahaşkına? Herkese mavi boncuk, nereye kadar? Toparlamalısın kendini… Her kadının senden bir şeyler eksilttiğini söylememe gerek yoktur sanırım.”
“Abi bu benim toparlanmış halim” diye itiraz edecek oldum, hemen lafı tıkadı ağzıma:
“Bırak ya, toparlanmışmış. Kaç tanesi sevgilin, kaç tanesi takıntın, kaç tanesi eğlencelik bilmiyorum ama sana adamakıllı bir dayak lazım bence.”
“Ben kaç tanesi için sevgili, kaç tanesi için takıntı, kaç tanesi için eğlenceliğim acaba?” diye konuşup mahzun bir ses tonu verdim ifademe.
Gülümsedi fakat neşeli bir gülümseme değildi… Gözleri “ulan Oğuz… ulan Oğuz…” diyor gibi baktı bir süre. Sigarasını söndürdü, bacak bacak üzerine attı. Konuşmak değil, dinlemek istiyordu.
Sordu: Bunca kadın geldi gitti, hala da var kaç tanesi, unutmak çok zordur, biliyorum. Sen de unutamadığından bunalımlar geçiriyorsun, o yüzden hepimiz çekiyoruz senin suratını günlerce. Ama sonuçta sendeki nasıl bir mide ki üst üste yutuyorsun bunları, sindirebiliyorsun yani. Kafanda ne çeşit bir harddisk var senin, her virüsten sonra format atmayı becerebildiğine göre işlemcin de iyi olsa gerek. Nasıl beceriyorsun allahaşkına?
“Kadın yemiyorum ben” dedim itiraz edip… Ardından duraksadım, “tatlarına bakıyorum o kadar” diye sırıttıktan sonra yüzümü buruşturup kimi kadınlara yem olduğumu da fısıldadım bu zamana kadar.
“İşte dediğim bu, esas o zaman yorulur insan, bıkmış olman gerek, devamlı av veya avcı formatındasın.”
Bir şey diyemedim, sustum. Bu konuşmayı tetikleyen sms göndericisine lanet ediyordum o sırada.
Devam etti arkadaşım: “Nasıl hazmediyorsun? Eskileri ne yapıyorsun? Nerede saklıyorsun?”
Kahvem çoktan bitmişti, neyse ki üst üste bilmem kaçıncı sigarayı yakacak kadar doluydu paketim…
“Ne zevk alıyorsun beni bu konularda konuşturup?” diye merhamet istedim.
“Belki kıskandığım için seni zorlamak istiyorum. Ben hiç böyle olamadım, ama olmak da istemezdim. Aşık oldum, evlendim, şimdi iki çocuk var. Evlenmeseydim keşke diyorum ama eşimle olmak isterdim gene, evlenmeden. Seni merak ediyorum, sirkülasyon ne zaman bitecek, sen ne zaman biteceksin…”
“Geçmişinde çok şey yaşayan insanın geleceği de olmuyor abi” diye başladım konuşmaya… “Bütün ilişkilerim, konuştuğum, görüştüğüm, gezdiğim, eğlendiğim, sevdiğim, sevmediğim, seviyormuş gibi göründüğüm kadınlar, gerçekten eksilttiler hep beni, öyle ki bazen kendime şaşırıyorum bende ne potansiyel varmış da hala bitmedi diye, ama kimi zaman muhasebemi yaptığımda artık bir enkaz olduğumu hissediyorum, ziyan olmuş bir hayat gibi, açılmış ve içi bozulmuş bir konserve gibi, çürümüş bir çiçek gibi, patlamış bir top gibi. Sürekli el değiştiren ve tüm sahipleri tarafından irili ufaklı kazalara karışıp kaportası çizik ve göçük içinde kalmış bir arabaya benzetiyorum kendimi, eski model hem de.”
“Ulan sen sürücünü kendin seçiyorsun üstelik sürekli oto pazarındasın, yedi gün yirmi dört saat hem de. Bir şoföre emanet et artık kendini” dedi.
“Kadınlar araba süremiyor abi” diyecek oldum, gülerek rektumla ilgili bir küfür edip çakmağı fırlattı üzerime.
Ben de gülümseyip sürdürdüm konuşmayı:
“Kendimi, ruhumu, içimdeki özü bir eve benzetiyorum.” diye yeni bir örnekle başladım konuşmaya… “İçinde oturma odaları, misafir odaları, yatak odaları, salonları, balkonları, genişçe bir holü, banyo-tuvaleti, mutfağı olan geniş, tripleks bir ev gibiyim” dedim. Beraber olduğum kadınları, birlikteliğimiz boyunca yaşadıklarımız ve hissettiklerim ölçüsünde evi dolaştırıyor gibiyim. Aslında o ev benim, bir evi tanımak; nasıl tüm odalarını, manzarasını, o eve giren güneş ışığını, depreme karşı dayanıklılığını, dekorasyonunu, hatta su ve elektrik tesisatlarının durumunu tam olarak bilmekten geçiyorsa, beni tanımak da öyle. Kitaplığımı kurcalamadan, bilgisayarımı kırıştırmadan, yıkanmış bulaşık tabaklar üzerinde kalan pisliği görmeden de tanıyamaz kimse beni. İşte, sözünü ettiğin o kadınlardan bazısı eve gelip misafir odasında bir bardak çay içiyor, bir başkası salonda oturup balkona çıkıyor, kimine de yalnızca yatak odasını gezdiriyorum. Tüm evi gösterdiğim öylesine az ki. Zaten çoğu bütünü değil, parçayı istiyor. “Yarım bütünden fazladır,” bunu sana anlatmıştım daha evvel. Ben de onların bütününü görmek istemiyorum sanırım, beni ilgilendiren de o kadınların “yarımı”, onları anlamlandırmamı sağlayan kimi özellikleri.
“Ne beceriksiz emlakçısın sen” diye güldü. Ben de güldüm…
“Hepsi evden çıkarken bir şey bırakıyorlar abi” dedim sonra devam edip. “Bir hatıra gibi… Zaten sen de dedin az evvel, unutulmaz kimse. Ama nasıl hatırlandığı önemli, neyle anımsadığı, ne hissedildiği, o hatıraya bakıldığında. Kimisi çok değerli bir vazo bırakıyor ve başköşeye konuluyor salonda. Ucuz bir reprodüksiyon tablo, adi ama gösterişli bir şamdan, güzel ve keyifli bir kitap, ütü masası, şirin bir fincan, tuvalet kağıdı, dream-catcher… Herkesin bıraktığı bir şey var…”
“Hahahaha, çöplük ev gibi olmuşsun sen.”
“Olsun, kendi çöplüğümde ötüyorum… Kedi hayatımı mahvetme lüksüme sahibim değil mi?”
“Bir dakika. Tüm evi gösterdiğin olmadı mı yani? Yok mu bir alıcı ya, herkes gezmeye mi geliyor sana?”
“Elbette oldu. Yaaa, çok üzerime geliyorsun abi… Kimisinde her şey çok uygundu ama anlaşamadık, kimi de dolandırıcı çıktı… Dedin ya, beceriksiz bir emlakçıyım ben.”
“Yok yok, sana iyi bir sopa lazım bence” diye üsteledi.
“Tekrar araba örneğine dönelim istersen, yeterince çiziğim var kaportamda” karşılığını verdim dil çıkartarak.
“Yetmedi mi peki? Yenilensen, denesen… Evi değiştir!”
“Abi ev çok eskidi, ben de bı