Inside My Shell, I Wait and Bleed...

07 Temmuz 2009 Salı

Tek Kişilik Kitap Kulubü Açılımı....

Biri bana kitap tavsiyesinde bulununca tüylerim diken diken oluyor. Hediye edilen kitapların da neredeyse hiçbirini okumuyorum zaten. “Falan kitabı mutlaka oku. Tam senlik!” veya “filanca yazardan çok hoşlanırsın sen” gibi telkinleri işittiğimde ne söyleyeceğimi bilemiyorum: ‘Beni bırak sen kendini kurtar’ diyesim geliyor o kimselere veya ‘sen sensin, ben de benim’ şeklinde mukabele etmek istiyorum. Geçenlerde psikopati virgilius’a giriş postu olarak şu yazıyı seçmiş, yorumlar kısmında da tutturmuş bir kitabı, oku da oku diyor. Yahu ben kitap almak için Beyoğlu’na gittiğimde önce Simurg’u, oradan çıkıp Mephisto’yu bir de İnsan Kitap’ı satlerce dolaşıyorum, Remzi’nin altını üstüne getiriyorum da çoğu zaman “okuyacak bir şey yok” diye çıkıyorum hayal kırıklığına uğramış halde. Kitap okumak ciddi bir iştir, öncelikle yazarın ayak izlerini takip edersiniz, okuyucu yazarın götürdüğü yere teslim olmuş bir şekilde peşi sıra yürüyen insana benzer. Bir yolculuktan farksızdır okumak, zihinsel veya duygusal, bazen her ikisiyle kanatlanmış halde gidersiniz kelimelerin arkasından; ama daha güzel olan yazarı takip ederken üzerinden yürüdüğünüz yolun geçtiği köprüleri, vadileri, tepeleri de temaşa edersiniz. Yazar sizi İstanbul’dan Atina’ya götürecektir ama siz Akropolis’i görmeye giderken Kapıkule’de üç saat beklemenin ne demek olduğunu da tecrübe eder, mola verdiğiniz Selanik’teki Beyaz Kale’nin hikayesini dinlersiniz, yazarın derdi sizi Atina’ya götürmektir ama siz yol boyunca başka, bambaşka şeyler de düşünür, duyumsarsınız okuduğunuz satırların arasında. Kitap okumak, sadece yazarın söylediklerini dinlemekle yetinmek değildir ki, onun değinmediği pek çok şeyi de gerek çağrışım gerekse kıyaslama metoduyla zihinde kurmaktır, okuyanın kişiyi düşündürmesidir bu eylemi değerli kılan. Sahip olmak için yorumlamak gerekir. Yorumlayamadığımız kitaplar, diğer bir değişle bize bir şey katmayan, kalbimizi ve ruhumuzu zenginleştirmeyen, kısaca boyumuzu uzatmayanlar ise aksine sırtımızdaki yük misali belimizi büker, ağırlık yapar ve hantallaşmamıza neden olur.


Çok duymuşumdur yakınımdaki kimselerden “ben senin kitap zevkini, okuduğun türü ve ilgi alanlarını çözemedim” gibisinden lafları. Yukarıda yazdığım gibi bana bir şeyler katacak, üzerime bir şeyler ekleyecek şeyleri okuyup yemeği tercih ediyorum kısaca. Şimdi bu kadar bık bıklayıp zırvaladıktan sonra, kitaplar ve yazarla hakkında önerileri dikkate almayan ben, somut bir çelişki örneği göstererek ocak ayından bu yana okuduğum kitaplardan kime ne gibi tavsiyelerde bulunacağım, kimlerin hangi kitaplardan zevk alacağını düşünüyorum, onları yazayım istedim :) Ulan kimse beni kitap kulübüne davet etmedi, ben de buradan yazarım işte!

Başlıyorum:


Başkalarının Acısına Bakmak – Susan Sonntag – Agora Kitaplığı

(Talisman, bu kitap tam senlik. Bana güven.)


Bizans’tan Osmanlı’ya İstanbul Mimarisinin Kökenleri – Karoly Kos – Kaynak Yayınları

(İstanbul ve Tarih’e olan özel ilgisi nedeniyle sıra dışı bir mimarın Osmanlı’nın son dönemlerindeki yorumları ve öngörüleri, Mihman sen okumuşsundur bunu belki.)


Hint Dini Düşüncesinde İnsanın Özgürlük Arayışı – Fuat Aydın – Ataç Yayınları

(Kelebeklerözgürdür, bu iş Suadiye’de Yoga seanslarına gitmekle olmaz! Kurtuluş ve Özgürlük hepimizin en derin problemi ise, bunu çözümlemek ve Samsara-Karma döngüsünden kurtulmak için insanlar nelere kafa yormuşlar bilmende fayda var. İkra!)


Hukuk, Ahlak ve Siyaset Üzerine – Schopenhauer – Say Yayınları

(Gregor, bütün Schopenhauer’ları sana hediye ediyorum! Hehe heh, küfür etme çok ayıp.)


Bilinmeyen Bir Tanrıya – John Steinbeck- Remzi Kitabevi

(Ulan amma içimde kalmış, bir kitap kulübüne misafir sanatçı olarak katılmayı bile göze alırım bu eser için. Steinbeck’in 250 sayfalık bir kitabı neden beş senede ancak yazabildiğini çözümledim ama kimseyle paylaşamıyorum a.q. Neyse şimdilik Mayıs Sıkıntısı'na gitsin... İlgisini çekecektir.)


Hüsn ü Aşk – Şeyh Galib – İş Bankası Kültür Yayınları

(JoA, o acaip [ve enfes] romantik postlarını sana yazdıran duygusal hazinenin bir gün dibi görünürse, Üstâd’ın mısraları arasında gezinmeni öneririm. Ben böyle sembolik bir aşk ifadesi görmedim, tam senlik.)


Vedanta’ya Göre İnsan ve Halleri, Hint Felsefesinde Kamil İnsan – Rene Guenon – Gelenek Yayıncılık.

(Mutlak Töz, şimdiye dek bu kitabın tadına bakmadıysanız acizane önerimdir. Çevirmeninin yaptığı show ayrıca dikkate şayan, bu yaşa geldim böyle bir çeviri görmedim!)


Karşılaştırmalı Mitoloji Işığında İsrail Dini – Jules Soury – IQ Yayıncılık

(Passive Apathetic, börtü böcek peşinde koşup ağaç gölgeleri altında tembellik yapma hayallerini terk ettiğinde, bu yükte hafif pahada ağır kitabı okumaktan haz alacağını düşünüyorum.)


Şeytani – Bulgakov – Salyangoz Yayınları

(Ufacık tefecik bir kitap bu. Uzun bir hikaye, roman bile sayılmaz, ama büyülü bir havası var, alaca karanlık kuşağı tadında. Gökhan Usta, Sindar ve Arturo çok seveceklerdir bunu.)


Upanişadlar – İş Bankası Kültür yayınları

(Fortunata, unutma, Bir birdir ve hem de Bir, bir değildir fakat gene de Bir birdir!)


Harikalar Odası – Georges Perec – Sel Yayıncılık

(Polente sana doğumgünü hediyesiydi bu kitap, okumadıysan perşembe günü nah bira ısmarlarım sana! Sen ısmarlarsın olur biter.)


Ebu Graib Etkisi/ Batı Sanatında Şiddetin Kökenleri – Stephen F. Eisenman – Versus Kitap

(Müge, sanata, özellikle resme olan merakın bu kitaptan en az benim kadar etkileneceğini düşündürüyor bana, fırsat/vakit bulursan kaçırma.)


Gülmeye ve Deliliğe Dair - Hippokrates - Ayraç Yayınları

(Demo, ve Metin Bey, sizin gibi hayatı ti'ye alan kişilere cuk oturur bu kitap.)



Son olarak, Aldous Huxley'in "Ada" isimli romanını bana bulacak insan evladına çok dua edeceğim. İstanbul'u baştan aşağı dolaştım, yok a.q. !

06 Temmuz 2009 Pazartesi

Parmaklarımla göz kapaklarımı kaldırıyorum ben, o halde bile karşımdaki perde gizliyor görmek istediklerimi. Kitaplarımın kenarına, defterlerime, olmadı hafızama sürekli aldığım notlar, Hansel ve Gretel’in ormanda yollarını kaybetmemeleri için arkalarından serptikleri çakıl taşlarından farksız. Gittiğim yerler çoğu zaman korkutuyor beni ve geri dönmek zorunda hissediyorum kendimi. Ama görmem gerek, göz kapaklarıma asılmak zorunda kalsam da, önümdeki perdeye inat. Biliyorsun, seninle paylaşıyorum kimini; geri dönmekte başarısız olur da kaybolursam bir yerlerde, elini uzat beni kurtar diye… Yok beceremezsen 155’i ararsın en azından.


Senin gözlerin kapalı. Benim aksime, onları açık tutmaya da gayret etmiyorsun. Öyle bir derdin tasan yok. Bununla beraber sende benim sahip olamadığım bir şey var, gözlerin kapalı yürüyor, benim kendimi kasarak, yorarak, zorlayarak yanıma aldığım harita ve pusulayla çıktığım seyahatlere gözü kapalı dalıyorsun. Benim yolculuklarım öncesi yaşadığım seremoniler sende yok, törensel uğurlamalara da yer yok sende. Yorgun ve bıkkın ama hala kendini genç ve diri zanneden kokoş nöronlarımla dalga geçercesine dinç bir kalbe sahipsin, üzerinde yerleşmiş bir çift şahin göz olan. Biliyorsun ki kendimi, hayatımı, yaşadıklarımı, hatta hissettiklerimi dile getirmedeki beceriksizliğime karşın, düşündüklerimi, kafamdakileri, kurduğum bağları, birleştirdiğim örgüleri, uçlarda karşıma çıkan manzaraları anlatıyorum sana, ince ince betimliyorum, gözlerin kapalı ya güya, seni aydınlatmaya çalışıyorum.

Sonra birden öyle bir laf ediyorsun ki, sözlerin “ben oraya kalbimle gitmiş, senin şimdi anlattıklarını görmüştüm… Yolu bilmiyorum, nasıl gideceğini tarif edemem, ama orası şöyle bir yer…” diye başlıyor sanki, sadece birkaç kelime çıkıyor ağzından ve ben anlıyorum senin aslında bildiğini. Nutkum tutuluyor. Ulan benim canım çıkıyor o noktaya varmak için! Yamaçlarda taban tepip, bunca ağırlığımla yuvarlanmadan tepeye ulaşacağım diye tırmalarken ben, sen sanki uçarak üzerimden geçiyor, o coğrafyanın panoramik görüntüsünü, topografik yapısını temaşa ediyorsun. Ardından sana savaştan dönen gazi modunda gördüklerimi fısıldarken ben, Sidharta gülümsemesiyle her şeyi bildiğine dair iki kelime ediveriyorsun.


Kalp gözünle eriştiğin bütün/birlik, benim parçaları birleştirerek ancak derme çatmasını yapabildiğim iskambil kağıtlarından saray misali yargılarımdan çok daha değerli, gerçek ve önemli. Gözlerimi parmaklarımla açıp bir de perde arkasındaki siluetlere kendimce anlamlar yüklerken, senin o perdenin arkasında ne olduğunu gözü kapalı bildiğini fark edince karşında ezilip kalıyorum.


Bunları bir yana bırakalım… “En büyük hayranınım, nasıl kafanda bu kadar şeyi bir arada tutabiliyorsun, çok zekisin, inanıyorum ki şimdi çektiğin sıkıntılar ve verdiğin emek ileride seni çok mutlu ve aydın biri haline getirecek, bıdı bıdı” gibi laflar edince sen, itiraf edeyim ki sana şöyle oturaklı bir kafa atasım geliyor. Yapmıyorum tabi böyle bir şey, hayatım olduğundan tanım gereği gözünü patlatamam. Etik olmaz.


Ama göz kapaklarını benim gibi parmaklarıyla kaldırıp yolunu kendisini çevreleyen perdelerin arkasında bulmaya çalışan biri, senin gibi bir kalbe, sezgiye ve ferasete sahip olmayı çok isterdi. Hayatım olduğun için sadece imreniyorum… Yoksa çok pis haset ederdim. Ciddiyim.

03 Temmuz 2009 Cuma

Kibir vs. Virgilius

İnsanlar bana önyargılı olduğumu söylüyor. Bense kendimi lime lime ayırıp içime baktığımda, en hoyrat muhasebemi yaptığımda önyargılı biri değil, ama yargılayan bir kimse olduğumu görüyorum. Önyargıda peşinen verilmiş bir hüküm vardır, kişi neyle karşı karşıya bulunduğunu bilmeden o konuda şartlanır, sonra da bu şartlanmanın gereği olarak sebepsiz yere [menfi/ müspet] tepki gösterir. Önyargıdan farklı olarak yargı, bir muhakeme sonucu varılan karar olarak görülür. Kişi bir konuda deneyim, gözlem veya kafa patlatmasının ardından bir karar varır; bu kararın altı boş değildir, destekleyici mahiyette nedenleri barındırır içinde. Kavramları öylesine karıştırıyor ki kimi insanlar, önyargı ile genelleme arasında da bu ikisi çok benzer şeylermiş gibi düşünebiliyorlar. Hâlbuki genelleme doğası gereği önyargıya değil yargıya çok daha yakındır. Bu düşünce silsilesi, yani yargıların bir sonraki safhada genellemeye dönüşmesi ise pek mümkün, o takdirde önyargıdan bahsedebiliriz çünkü yargılarımız genellenirse/genelleşirse bu zincirin son halkası önyargıya ulaşıyor. Şimdi dönüp dolaşıp aynı yere geldik diye düşünmeye başladım ama hayır ben önyargılı değilim: Önyargılı olmadığım gibi, yargıları genellememeye de çalışıyorum. Rahatlıkla kısırdöngü halini alabilecek bu durumun farkını sürekli göz önünde bulundurmaya da gayret ediyorum. Bununla beraber yargılarım çok sert ve tavizsiz oluyor, tıpkı Yargıtay’ın kararları gibi katı kararlara varıyorum; bu noktada da vardığım kararlar öyle katı oluyor ki defa dışarıdan bakıldığında önyargılı biri gibi görünmem çok kolay. Özetlemek gerekirse, insan anlamadığı/bilmediği bir konudaki tavrıyla önyargılıdır, anladığı/bildiği bir konuda yargısı olur, her şeyi anladığını/bildiğini zannederse genelleme yapmış olur ki her şeyi anlamak mümkün olmadığına göre ucu önyargıya uzanır bu çemberin. Evet, ben yargılıyorum. Örneklendirelim:


Bir adam dövmesi olan bir hatuna uzaktan bakıp “aşüfte kılıklı şey, senden bana hayır gelmez, sen zaten önüne gelene gösteriyorsundur popondaki kelebeği” diye düşünüyorsa o adam önyargılıdır.

Bir başka adam son dört sevgilisinin dövmesi olduğunu ve hepsi tarafından boynuzlandığını bilip “artık dövmeli hatunlara tövbe” diyorsa bu bir yargıdır.

Üçüncü adam “orasına burasına dövme yaptıran hatunların hepsi oynaktır” şeklinde bir önermede bulunuyorsa, genelliyor demektir.

Buradan da anlaşılacağı gibi, üçüncü adam ile birinci adam uzaktan akrabadır. İkinci adam ise üçüncü adamın komşusudur. Ama aralarında kan bağı yoktur.


Gene kendime döneyim ben. Nispeten şımarık yetiştirilmiş, çocukluğunda ve ergenliğinde düşünmesine izin verilen, ayrıca –bu kadar imtiyaz yetmezmiş gibi- eşek kadar olduğunda da hala bir şeylere kafa patlatmak için zaman ve fırsat bulabilen insanlar yargılayıcı olur. Eleştiride bulunma, değerlendirme yapma, mukayese etme ve karar verebilme gökten düşen elma değildir, herkesin hakkı vardır yargılamaya ama herkesin yargısı değerli/önemli/dikkate alınır değildir. Her kadın şarkı söyler, seslerini de beğenir çoğu, lakin çok azının sesine katlanmak mümkündür. Her erkek futbol oynar ve top ayağına geldiğinde kendisi Messi veya Gerard sanır, ama sadece sanmakla yetinir. Yargılama, hüküm verme de böyledir, üstelik saksıdaki çiçek bile uygun ışıkta, doğru köşede, gereği kadar su ile büyüyebiliyorken gazetelerin veya internet sitelerinin okuyucu yorumlarına göz attığımızda düşünmenin ve bir konuda fikirlerini beyan ederken ya kötü gübre, ya bozuk bir tohum ya da yanlış toprak sonucunda en fazla ot halini almış insanlarca yazıldığını görürüz. Pek azı ciddiye alınılabilir. Çünkü yargıya varmanın önkoşulu olan düşünmek, bir insanın yapabileceği en zor şeydir. Her insan okuyabilir, her insan dinleyebilir. Konuşmaktan kolay bir şey yoktur. Her insan seyreder, veya gerek kol gücüyle, gerekse zihinsel melekeleriyle çalışabilir. Ama her insan düşünemez. Her şeyin başında düşünmek ‘istenince yapılabilecek’ bir eylem değildir, “hadi biraz düşüneyim” diyerek düşünmeye başlayamaz kişi. Düşünmek için önce anlamak gerekir. Anlayamadığı/anlamadığı şey hakkında konuşan insan ise düşünmeden, tartmadan, irdelemeden çene çalıyor, tükürük harcıyor, zaman yitiriyor demektir.


Peki, neyi anlayabiliriz? Daha açık bir soru, neleri anlayabilmeye muktedir olduğumuz şeklinde sorulabilirdi. Doğayı? İnsanları? Hayatı? Ölümü? Tanrıyı? Aslında bu noktada bir an durup kişinin kendisine “aslında hiçbir şeyi anlamak mümkün değil” demesi çok dürüstçe olurdu. Fakat etten ve kemikten yaratılmışız, bir tutam endişe serpilmiş üzerimize, bir nefes de ego üflenmiş bedenimize, “hiçbir şeyi hakkıyla anlayamayız” demek çok güç geliyor nefsimize. Zamanında şunu yazmış biri olarak, her şeyi anlamak, bilmek, öğrenmek, kavramak, içime çekmek ve sahip olmak arzusunda olduğumu itiraf ediyorum, fakat aslında tüm gayretimle çalışsam, uğraşsam, denesem, savaşsam, anlamaya gücümün yetebileceği tek bir şey var dünyada: Kendimi bilmek. Platon’un Akademi’nin kapısına yazdığı “Önce Kendini Tanı” levhası, Sûfilerin “Kendini Bilen Rabbini Bilir” deyişi veya Upanişadlar’ın en meşhur mottosu olan “Tat Twam Asi”, yani “Sen O’sun” sözü aslında hep bizi kendimize yöneltiyor. Bugün (ve tarih boyunca) fillerin dünyasında yaşayan bir karıncadan farksız insanoğlu, aslında atomun etrafında dönüp duran elektronların güneş sistemi ve gezegenlere olan benzerliği gibi, makro veya mikro planda (tam burada ‘hayatım’ aradı… Bu yazının geri kalanından hayır gelmez, kafam ters yüz oldu, insanın sevgilisi olması –bazen- ne fena şeymiş! Devam etmeye çalışayım.) bir prototipten farksız. Kendimizi bilmeden neyi anlayabiliriz ki? İçimizdeki şehveti tartmadan nasıl filanca devlet başkanı, sekreterine şöyle yapmış diye yüz buruşturabiliriz, aç gözlülüğümüzü görmezden gelip falanca bankacının yaptığı dolandırıcılığı ayıplayabiliriz? Her an açığa çıkmaya hazır şiddete olan meylimizi yok sayıp işkenceci bir polise küfür etmek, boynuzlandığımızda hissettiklerimizi göz ardı edip kıskanç kadının eşini öldürdüğüne dair bir haberle karşılatığımızda o kadına abartılı öfkesi yüzünden kızmak, pohpohlanmaktan duyduğumuz hazzı düşünmeyip vali geçiyor diye trafiğin durdurulmasına saydırmak, ne kadar samimi?


İnsanın kendisini tanıması dürüst olmaktan geçer. Kendisine karşı dürüst olabilen, kendisini görmek istediği gibi, insanların kendisini görmesini dilediği gibi değil, tüm çıplaklığıyla, maskesiz ve makyajsız görebilen kişi ilk adımı atmış sayılır. Egosuna hoş görünmek için “kendi”sine kırıtan kimse koca bir boşluktan başka bir şey değildir. “Ben dürüstüm” demekle dürüst olunmaz, tıpkı “ben akıllıyım” veya “ben ahlaklıyım”, ben iyiyim” gibi lafların sabun köpüğünden farksız şirinlikleri gibidir kişinin dürüst olduğunu iddia etmesi. Bir başka riyakârlık ise, bir kadının “ben çok çirkinim” diye bir erkeğe sızlanması veya bir erkeğin “ben çok kötü bir insanım” şeklinde bıkbıklaması nevinden, kişinin kendisini kötü ve aşağı gösterip yüceltilmeyi beklemesinden geçer. İnsanın içine kök salan yalan, kendisini sokan bir akrep gibi o kişiyi zehirler sürekli. Kendisini tanımayan, bundan da kaçan, buna gerek görmeyen, düşünmekten korkan ve kendisinden uzak tutan kişi, renk körünün bir Rembrandt tablosunu yorumlaması gibi bakar dünyaya, konuşur, yorumlar, hatta yargılar… Eski insanlar içimizde doğuştan var olan renk körlüğünün tedavi olması için öncelikle kendilerini uzak tutarlardı başkalarından. Batıda manastırlara, doğuda tekkelere, uzaklarda tapınaklara çekilir, yıllarca inzivada yaşar (Hayatım gene aradı. Kırk yılın başında ciddi bir yazı yazacağım dedim, mahvettin be güzelim! Olsun sen gene de benim hayatımsın. Bitireyim bari şunu.) ve olgunlaşmaya çalışırlardı. Çünkü insan yalnızken kendisine yalan söylemesi de zorlaşır. Etrafınızda yalnız kalamayan kişilere bakın, sürekli çevresinde birilerine ihtiyaç duyanlara; aile, arkadaş, sevgili, vs. olmadan yaşayamayanlara. Yalnızlık insanı düşündürür, düşünmek ise zor olmasının yanı sıra acı verir insana.


Hz. İsa Matta İncilinde “Yargılamayın, aksi takdirde yargılanacaksınız” diye buyurur. Tersten bakıldığında ben bu deyişten şunu anlıyorum: Siz kendinizi yargılayabilirseniz başkalarını da yargılayabilirsiniz.


Bugün bana yargılarımın çok sert ve değişmez olduğu söylendi. Tavizsizmişim.

Bu kadarına hakkım olduğunu düşünmüyorum. Yargıtay değilim, yargıyı İlahi Mahkemeye bırakmak lazım aslına bakılırsa.


Yargıtay gibi davranabiliyorsam bu da benim içimdeki kibir akrebi olsun, bir köşede kıstırıp öldürmek zorunda olduğum… Benim saksıdaki çiçeğe daha çok su lazım. Biraz da nur.

28 Haziran 2009 Pazar

I HATE EVERYONE EQUALLY* (Ama bu eğlenmeme mani değil.)

1-


Kamer Genç: Kenan Evren hemen intihar etsin!

Bağımsız Milletvekili Kamer Genç, “Halk 'Yargılansın' derse intihar ederim” diyen 12 Eylül'ün generali Kenan Evren’e çağrıda bulundu: “Öyle kahramanlık yapmasın bugünden tezi yok, intihar etsin!”


2-




Psikolojik harekâtın ne oludğu hakkında, bir mağdurun ağzından:

1999'da PKK liderlerinden Sakık yakalanmış ve soruşturma zabtına, yalan ifadeler eklenmişti. Buna göre, Sakık'ın ağzından bazı gazetecilerin ve sivil toplum örgütlerinin "para karşılığı PKK'ya destek verdikleri" yazılmıştı. Sonradan bunun Genelkurmay 2 inci Başkanı Org. Çevik Bir ve Genel sekreter Özkasnak tarafından ANDIÇ diye adlandırılan bir yazıyla hazırlandığı anlaşılmıştı. Ancak bu süreçte, komplonun basında geniş şekilde yansıması için de aynı ikili etkili olmuş ve ben dahil bazı gazeteciler işyerinden atılmışlardı. Baskıyı Org. Bir ve Özkasnak yapmış, örneğin Aydın Doğan direnirken, Sabah gazetesi sahibi Dinç Bilgin hemen uyum göstermiş ve bu ikilinin gerekli gördükleri temizliği gerçekleştirmişti. Bu gazetecilerin tek kusuru Kürt sorunuyla ilgili olarak resmi politikaya uyum göstermemeleriydi.


* Slayer'in God Hates Us All albümündeki Disciple isimli şarkısından bir cümlecik. Hatta o şarkının nakaratı da şöyledir:
I reject this fuckin' race/ I despise this fuckin' place
(Bu bozuk insanları reddediyorum/ Bu berbat ülkeden nefret ediyorum)

Aşağıdaki şarkının sözlerini de Ordu Hepimizden Nefret Ediyor diye söylüyorum ben. Çünkü şunu da unutmuyoruz, unutturmuyoruz;




- Slayer Lyrics

25 Haziran 2009 Perşembe

Güvenli Eller...

- Eviniz çok güzelmiş. Ne zaman taşındınız?

- 1,5 sene oldu.

- Yaaa, kaça aldınız peki?

- ... TL ye almıştık.

- Aaa, çok iyi fiyata almışsınız. İyi günlerde oturun.

- Hı hı...




Annem ve babam, evlerinde uyurken balkon penceresinin tornavida veya levye gibi bir nesneyle kanırtarak açıldığı, onlar yataklarında mışıl mışıl rüyalarda gezinirken bir yabancının odalarda dolaştığını unutacaklar bir gün.

Annemin mücevherleri, pırlantaları, babamın paraları derken yükte hafif pahada ağır, üç aşağı beş yukarı 14-15 milyarlık bir kayıplarının bu kısmetli hırsız tarafından yok edilmesini, birden ortada cascavlak beş parasız kalmalarını seneler sonra gülerek anımsayacaklar belki.

Hatta babam, arabasının anahtarlarını da alan ama (evin önünde değil yan sokakta duran) arabayı bulamadığı için anahtarları götürüp arabayı bırakan hırsız kaşla göz arasında dönüp arabasını götürmesin diye çekici gelene kadar kaldırımda nöbet tuttuğunu belki torunlarına anlatacak ilerde.

Ama sabahın 6,30'unda eve gelen ilk karakol ekibinde yer alan salak bir bayan polis memurunun anneme sorduğu sorular ve aralarında geçen bu diyalogu ne annem ne de babam asla unutmayacak...
Şimdi bile anlattığı herkese "ben böyle şey görmedim, resmen kızın evde gözü kaldı" diye ekliyor...